Bu Blogda Ara

18 Temmuz 2026 Cumartesi

Bir Anne Ölümü, Bir Hekimin Tutuklanması ve Hukukun İnce Çizgisi

Tıbbi Kusur, Tutuklama Tedbiri ve Hukuki Güvence Üzerine Kısa Bir Değerlendirme


Şanlıurfa’da doğum sonrasında yaşamını yitiren Edanur Yaman’ın ölümü hepimizi derinden üzmüştür. Genç bir annenin hayatını kaybetmesi; ailesi, yakınları ve geride kalan çocuğu açısından telafisi mümkün olmayan büyük bir acıdır. Öncelikle merhumeye Allah’tan rahmet, ailesine ve sevenlerine sabır diliyorum.


Hiç kuşkusuz bu olayın tüm yönleriyle araştırılması, ölüm nedeninin bilimsel yöntemlerle ortaya konulması ve varsa sorumluların hukuk önünde hesap vermesi gerekir. Ancak hukuk devletinde adalet, yalnızca soruşturma açılmasıyla değil; soruşturmanın hukuka, bilime ve usul kurallarına uygun biçimde yürütülmesiyle sağlanır.


Basına yansıyan bilgilere göre olayla ilgili kadın hastalıkları ve doğum uzmanı hakkında “taksirle ölüme neden olma” suçlamasıyla tutuklama kararı verilmiş, yapılan itirazın ardından adli kontrol tedbiri uygulanarak tahliyesine karar verilmiştir.


Tam da bu noktada olayın, ceza soruşturmasının ötesine geçen önemli hukuki boyutu başlamaktadır.


Tutuklama, Ceza Değil Koruma Tedbiridir


Ceza Muhakemesi Kanunu’na göre tutuklama, suçluluğun ilanı veya peşin cezalandırma yöntemi değildir. Kanunda öngörülen şartların varlığı hâlinde başvurulabilecek istisnai ve geçici bir koruma tedbiridir.


Masumiyet karinesi gereğince, hakkında kesinleşmiş mahkûmiyet kararı bulunmayan hiç kimse suçlu kabul edilemez. Bu nedenle tutuklama değerlendirilirken, kuvvetli suç şüphesini gösteren somut delillerin yanı sıra tedbirin zorunlu, gerekli ve ölçülü olup olmadığı da gözetilmelidir. Ceza Muhakemesi Kanunu’nun 100. maddesi de tutuklama için kuvvetli suç şüphesini gösteren somut delillerin ve ayrıca bir tutuklama nedeninin bulunmasını aramaktadır.


Özellikle tıbbi uygulamalardan kaynaklanan soruşturmalarda ölüm nedeni, komplikasyonun niteliği, tıbbi standartlara uygunluk, özen yükümlülüğü, kusur ve illiyet bağı çoğu zaman uzman bilirkişi incelemesini gerektirir.


Bu nedenle bilimsel değerlendirme tamamlanmadan uygulanan özgürlüğü kısıtlayıcı tedbirlerin, masumiyet karinesi ve ölçülülük ilkesi bakımından titizlikle ele alınması hukuk devletinin doğal bir gereğidir.


Komplikasyon ile Hekim Kusuru Aynı Şey Değildir


Tıpta her kötü sonuç, hekim hatası anlamına gelmez.


Komplikasyon; gerekli özen gösterilmiş ve bilimsel kurallara uygun hareket edilmiş olmasına rağmen ortaya çıkabilen istenmeyen bir tıbbi sonuçtur.


Buna karşılık komplikasyonun zamanında fark edilmemesi, uygun biçimde yönetilmemesi, gerekli müdahalenin yapılmaması veya sevkin geciktirilmesi hâlinde tıbbi kusur gündeme gelebilir.


Dolayısıyla hukuki değerlendirme yalnızca meydana gelen ölüm sonucuna değil; tanı, tedavi, takip ve sevk sürecinin bütününe odaklanmalıdır.


Ceza sorumluluğu bakımından belirleyici olan, kötü sonucun meydana gelmiş olması değildir. Belirleyici olan; sağlık meslek mensubunun bilimsel standartlara aykırı ve kusurlu bir davranışının bulunup bulunmadığı ve bu davranış ile ölüm sonucu arasında hukuken geçerli bir nedensellik bağının kurulup kurulamadığıdır.


Sağlık Bakanlığının Açıklaması Tartışmaya Yeni Bir Boyut Kazandırdı


Olayın ardından Sağlık Bakanlığı tarafından yapılan açıklama, hukuki tartışmanın kapsamını genişleten önemli bir gelişme olmuştur.


Bakanlık; 7406 sayılı Kanun ile 3359 sayılı Sağlık Hizmetleri Temel Kanunu’na eklenen Ek 18. madde uyarınca, sağlık meslek mensuplarının mesleklerinin icrası kapsamında gerçekleştirdikleri muayene, teşhis ve tedaviye ilişkin tıbbi işlem ve uygulamalar nedeniyle yürütülecek ceza soruşturmalarında Mesleki Sorumluluk Kurulunun soruşturma izninin muhakeme şartı niteliğinde olduğunu belirtmiştir.


Ek 18. madde; kamu veya özel sağlık kurum ve kuruluşları ile vakıf üniversitelerinde görev yapan sağlık meslek mensupları yönünden özel bir soruşturma izni usulü öngörmektedir.


Açıklamada ayrıca, bu izin alınmadan ilgili sağlık meslek mensubu hakkında adli sürecin başlatılamayacağı ve koruma tedbirlerine karar verilemeyeceği ifade edilerek Bakanlığın soruşturmaya müdahil olduğu bildirilmiştir.


Bu açıklama, kamuoyundaki tartışmayı yalnızca “Tutuklama yerinde miydi?” sorusunun ötesine taşımıştır.


Artık cevaplanması gereken temel sorulardan biri de şudur:


Kanunun öngördüğü soruşturma usulü somut olayda işletilmiş midir?


Bununla birlikte, Ek 18. maddenin somut olaya uygulanma şartlarının oluşup oluşmadığı, soruşturma izninin bulunup bulunmadığı ve yapılan adli işlemlerin hukuki sonuçları, soruşturma makamları ile yetkili yargı mercileri tarafından değerlendirilmelidir.


Bu nedenle mevcut bilgiler üzerinden herhangi bir kişi hakkında kesin kusur, suçluluk veya hukuka aykırılık hükmüne varılması doğru değildir.


Hukuki Güvence Ayrıcalık Değildir


Mesleki Sorumluluk Kurulu düzenlemesinin amacı, sağlık çalışanlarına dokunulmazlık veya cezasızlık sağlamak değildir.


Kurulun vereceği soruşturma izni, Cumhuriyet başsavcılığının sağlık meslek mensubu hakkında Ceza Muhakemesi Kanunu hükümlerine göre soruşturma yürütebilmesinin ön şartıdır. Kurul, soruşturma izni verilmesi veya verilmemesi konusunda gerekçeli karar vermektedir. Bu izin usulü, tıbbi uygulamaların uzmanlık gerektiren niteliği dikkate alınarak oluşturulmuş özel bir muhakeme güvencesidir.


Bu sistemin temel amacı; tıbbi uygulamaların bilimsel niteliğini dikkate almak, kötü sonucun tek başına ceza sorumluluğunun göstergesi sayılmasını önlemek ve soruşturmanın uzmanlık bilgisi ışığında yürütülmesini sağlamaktır.


Dolayısıyla hukuki güvence yalnızca hekimi koruyan bir ayrıcalık değildir. Hastanın etkili soruşturma hakkını, yargının doğru ve isabetli karar verebilmesini ve hukuk devletinin güvenilirliğini de korur.


Sonuç


Bir annenin yaşamını kaybetmesi, kuşkusuz etkili, bağımsız ve tarafsız bir soruşturmayı zorunlu kılar.


Ailenin gerçeği öğrenme, sorumluların belirlenmesini isteme ve hukuki yollara başvurma hakkı vardır.


Aynı şekilde, hakkında kesinleşmiş bir hüküm bulunmayan hekimin de masumiyet karinesinden, kişi özgürlüğünden, bilimsel bilirkişi incelemesinden ve kanunun öngördüğü usul güvencelerinden yararlanma hakkı bulunmaktadır.


Bu haklar birbirinin karşıtı değildir.


Kötü sonuç ile kusur, komplikasyon ile ihmal, soruşturma ile cezalandırma birbirine karıştırılmamalıdır.


Gerçek kusur varsa hukuk gereğini yapmalıdır. Ancak kusurun varlığı da yokluğu da kamuoyu baskısıyla değil; bilimsel inceleme, uzman bilirkişi değerlendirmesi, somut deliller ve kanunun öngördüğü usuller çerçevesinde belirlenmelidir.


Çünkü sağlık hizmetinin sürdürülebilirliği yalnızca hastaların haklarının korunmasına değil; sağlık çalışanlarının da bilimsel ve hukuki güvence içinde görev yapabilmesine bağlıdır.


Adalet; hastanın acısını görmezden gelmeden, hekimi bilimsel değerlendirme tamamlanmadan suçlu ilan etmeden ve kanunun öngördüğü usul güvencelerini eksiksiz uygulayabildiği ölçüde gerçek anlamına kavuşur. Hukuk devletinde usul, yalnızca şekil değil; adaletin kendisini koruyan en temel güvencedir.



Dr. Akif AKÇA

Yazar görüşüdür.


Bu yazı, kamuoyuna yansıyan bilgiler ve yürürlükteki mevzuat çerçevesinde hazırlanmış genel bir değerlendirmedir. Devam eden soruşturmanın esası ile herhangi bir kişinin kusur veya ceza sorumluluğu hakkında kesin kanaat içermemektedir.


 


 

17 Temmuz 2026 Cuma

Merhum Dr. Sadık Ahmet’i Vefatının 31. Yıl Dönümü Vesilesiyle Rahmet, Minnet ve Dua ile Yâd ediyorum.


Yüce Rabbimiz şöyle buyurur:
“Ey iman edenler! Allah için hakkı ayakta tutan, adaletle şahitlik eden kimseler olun.”
(Mâide, 5/8)

Bugün Sudan’da açlık ve savaşla, Gazze’de kuşatma ve soykırımla, Doğu Türkistan’da ise baskı ve zulümle imtihan edilen milyonlarca mazlumun feryadı, insanlığın vicdanına yönelmiş ağır bir çağrıdır. Toprağa düşen her çocuk, yıkılan her yuva ve sönen her umut; hepimize derin bir muhasebe ve büyük bir sorumluluk yüklemektedir.

Zulüm nerede yaşanırsa yaşansın, tüm insanlığın yüreğinde açılan derin bir yaradır. Rabbimizin rahmeti zalimlerin karanlığından daha kuşatıcı, mazlumun duası ise zulme karşı en güçlü sığınaktır.

Cuma gününün manevi ikliminde; hakkı, adaleti, özgürlüğü ve insan onurunu savunmanın ne büyük bir sorumluluk olduğunu bir kez daha hatırlıyoruz.

Bu sorumluluğun yakın tarihimizdeki müstesna örneklerinden biri de Batı Trakya Türklerinin hak, hukuk ve kimlik mücadelesine ömrünü adamış merhum Dr. Sadık Ahmet’tir. “Bir ömür hak için… Bir mücadele halk için!” anlayışıyla gönüllerde unutulmaz bir iz bırakan merhumun mücadelesi; zulme ve haksızlığa karşı hukuk içinde, vakar ve kararlılıkla durmanın kıymetli bir örneğidir.

Merhumu, vefatının 31. yıl dönümü vesilesiyle rahmet ve minnetle yâd ediyorum.

Bu mübarek Cuma’nın hürmetine; başta Gazze, Filistin, Sudan, Doğu Türkistan, Arakan ve Batı Trakya olmak üzere dünyanın neresinde olursa olsun hak, özgürlük ve adalet arayışı içinde olan tüm mazlumların ferahlığa kavuşmasını; yeryüzünde adaletin, merhametin ve huzurun hâkim olmasını Yüce Allah’tan niyaz ediyorum.

Cumanız mübarek olsun. Selam ve dua ile…

15 Temmuz 2026 Çarşamba

15 Temmuz’un Ardından: Devlet Hafızası, Hukuk Devleti ve Kurumsal Muhasebe

15 Temmuz 2016 gecesi yaşanan hain darbe girişimi; yalnızca milletimizin iradesine değil, Türkiye Cumhuriyeti’nin anayasal düzenine, hukuk devletine ve kamu kurumlarına yönelik organize bir saldırıydı. Aziz milletimizin kararlı direnişi, güvenlik güçlerimizin fedakârlığı ve devletimizin iradesi sayesinde bu kalkışma bertaraf edilmiş; ardından devletin kurumlarını yeniden güçlendirmeye ve hukukun üstünlüğünü esas alan bir yeniden yapılanma süreci başlamıştır.

 

Aradan geçen on yıl içerisinde terör örgütü mensuplarıyla mücadele kapsamında önemli adımlar atılmış, kamu kurumlarında kapsamlı yapısal değişiklikler gerçekleştirilmiştir. Bununla birlikte, hukuk devletinin en temel ilkelerinden biri olan idarenin, kendi işlem ve uygulamalarını gerektiğinde hukuka uygunluk ve hakkaniyet ölçütleri çerçevesinde yeniden değerlendirebilme sorumluluğu, bugün de önemini korumaktadır.

 

Bu kapsamda, 24.10.2016 tarihli ve 11853 sayılı başvurum üzerine Kamu Denetçiliği Kurumu tarafından verilen 24.04.2017 tarihli ve 18745356-101.07.04-E.3778 sayılı Tavsiye Kararında;

 

“Verilen disiplin cezaları ile görev yeri değişikliği işlemlerinin nesnel ve adil bir şekilde yapıldığı hakkındaki şüpheler ile Fetullahçı Terör Örgütü hakkında ortaya çıkan güncel gelişmeler göz önünde bulundurularak, söz konusu işlemlerin hukuka ve hakkaniyete uygunluk yönünden yeniden incelenmesi; hukuka aykırılık tespit edilmesi hâlinde mağduriyetin giderilmesi ve bu mağduriyete sebebiyet veren sorumlular hakkında gerekli adli ve idari işlemlerin başlatılması” yönünde tavsiyede bulunulmuştur.

 

Bu tavsiye kararı, yalnızca bireysel bir başvuruya ilişkin değerlendirme değil; idarenin kendi işlem ve uygulamalarını hukuk ve hakkaniyet ilkeleri ışığında yeniden gözden geçirmesi gerektiğine ilişkin kurumsal bir değerlendirme niteliği de taşımaktadır.

 

Söz konusu Tavsiye Kararı, Sağlık Bakanlığı ve Türkiye Kamu Hastaneleri Kurumu aracılığıyla ilgili idarelere iletilmiştir. Ancak aradan geçen süre içerisinde, tavsiye kararında belirtilen hususların yerine getirildiğine veya yeniden değerlendirme sürecinin işletildiğine ilişkin tarafıma herhangi bir bilgi ulaşmamış; bu yönde somut bir idari işlem de tespit edilememiştir.

 

Oysa hukuk devleti; yalnızca hukuka aykırı fiilleri yaptırıma bağlayan değil, gerektiğinde kendi idari işlem ve uygulamalarını da objektiflik, hakkaniyet ve hukukilik ilkeleri çerçevesinde yeniden değerlendirebilen devlettir. Zira idarenin hukuka bağlılığı, yalnızca yeni işlem tesis ederken değil; geçmişte tesis edilmiş işlemleri de gerektiğinde gözden geçirebilme iradesiyle anlam kazanır. Kurumsal güven ancak bu anlayışla güçlenebilir; kamu vicdanı ancak bu şekilde tahkim edilebilir.

 

Kamu Denetçiliği Kurumu, Anayasa’nın 74. maddesi uyarınca idarenin işleyişini hukuk ve hakkaniyet yönlerinden incelemek ve idareye tavsiyelerde bulunmak amacıyla oluşturulmuş anayasal bir kurumdur. Tavsiye kararlarının hukuken bağlayıcı olmaması, idarenin bu kararları ciddiyetle değerlendirme, gerekçeli biçimde ele alma ve kurumsal hafızanın bir parçası hâline getirme sorumluluğunu ortadan kaldırmaz. Güçlü devlet anlayışı, eleştiriden kaçınan değil; hukukun gösterdiği istikamette kendisini sürekli yenileyebilen devlettir.

 

15 Temmuz’un 10. yıl dönümünde bu hususu; herhangi bir kişisel hesaplaşma amacıyla değil, devlet hafızasının canlı tutulması, hukuk devletinin güçlendirilmesi, kurumsal sorumluluk bilincinin geliştirilmesi ve benzer mağduriyetlerin tekrar yaşanmaması adına tarihe not düşmek amacıyla kamuoyunun takdirine sunuyorum.

 

Çünkü 15 Temmuz’dan çıkarılması gereken en önemli derslerden biri şudur: Devleti ayakta tutan yalnızca tehditleri bertaraf etme gücü değil; hukuka bağlılığı, adaleti tesis etme iradesi, kurumsal hafızasını koruyabilmesi ve gerektiğinde kendi işlemlerini de cesaretle gözden geçirebilme olgunluğudur.

 

Geçmişten alınan derslerin, geleceğin daha güçlü, daha adil ve daha güvenilir kamu yönetiminin teminatı olacağına inanıyor; devletimizin hukukun üstünlüğü, liyakat, adalet ve kurumsal hafıza ilkeleri doğrultusunda daha da güçlenerek yoluna devam edeceğine olan inancımı muhafaza ediyorum.

 

Bu vesileyle, 15 Temmuz Demokrasi ve Millî Birlik Günü’nün 10. yıl dönümünde; vatanı, bayrağı, ezanı ve mukaddesatı uğruna canlarını feda eden aziz şehitlerimizi rahmet, minnet ve şükranla yâd ediyor; kahraman gazilerimize sağlık, huzur ve hayırlı ömürler diliyorum.

 

15 Temmuz'un bizlere bıraktığı en büyük sorumluluk; hukukun üstünlüğünü, adaleti, liyakati ve kurumsal hafızayı daima canlı tutmaktır. Çünkü güçlü devlet; yalnızca tehditleri bertaraf edebilen değil, hukukun rehberliğinde kendini yenileyebilen, hatalarından ders çıkarabilen ve milletinin adalet duygusunu her şart altında koruyabilen devlettir.

 

“Devlet hafızası, geçmişi unutmamak için değil; geçmişten ders çıkararak adaleti geleceğe taşımak için vardır.”

10 Temmuz 2026 Cuma

Nazilli Devlet Hastanesi Bünyesinde Kurulan Çok Disiplinli Çocuk ve Genç Ruh Sağlığı Merkezi (ÇÖZGEM) Hizmete Açıldı

Nazilli Devlet Hastanesi bünyesinde kurulan Çok Disiplinli Çocuk ve Genç Ruh Sağlığı Merkezi (ÇÖZGEM) düzenlenen törenle hizmete açıldı.

Açılış törenine Nazilli Kaymakamı Huriye Küpeli Kan, Nazilli Belediye Başkanı Ertuğrul Tetik, İl Sağlık Müdürü Dr. Eser Şenkul, AK Parti Nazilli İlçe Başkanı Ali Gürbüz, İl Sağlık Müdürlüğü Kamu Hastaneleri Hizmetleri Başkanı, Sağlık Hizmetleri Başkanı, Destek Hizmetleri Başkanı, Halk Sağlığı Hizmetleri Başkan Yardımcısı, Personel Hizmetleri Başkan Yardımcısı, Nazilli İlçe Sağlık Müdürü, Nazilli Devlet Hastanesi Başhekimi ve hastane yönetimi, kurum amirleri, sağlık çalışanları ile çok sayıda vatandaş katıldı.

Saygı duruşu ve İstiklal Marşı'nın ardından başlayan programda açılış konuşmasını yapan Çocuk ve Ergen Ruh Sağlığı ve Hastalıkları Uzmanı Dr. Beyza Şallı, Sağlık Bakanlığı tarafından hayata geçirilen Çok Disiplinli Çocuk ve Genç Ruh Sağlığı Merkezlerinin; özel gereksinimli çocukların erken dönemde değerlendirilmesi, uygun destek hizmetlerine yönlendirilmesi ve multidisipliner yaklaşımla takip edilmesi açısından büyük önem taşıdığını belirterek merkezin işleyişi hakkında bilgi verdi.

Programda konuşan İl Sağlık Müdürü Dr. Eser Şenkul, Sağlıklı Türkiye Yüzyılı vizyonu kapsamında yürütülen Koruyan, Geliştiren ve Üreten Sağlık Modeli doğrultusunda hizmete açılan ÇÖZGEM'in Aydın'da alanındaki ilk merkez olduğunu ifade etti. Benzer bir merkezin Efeler ilçesinde de hizmete açılmasının planlandığını belirten Dr. Şenkul, merkezin çocuklar, aileleri ve tüm bölge halkı için hayırlı olmasını temenni ederek, emeği geçen tüm sağlık çalışanlarına ve katkı sağlayan bağışçılara teşekkür etti.

Program kapsamında, anne ve babası Huriye Dönmez ile Veli Dönmez adına merkezin iç tefrişatına sağladıkları değerli katkılar dolayısıyla Fadime Biloğlu ve ailesine, Nazilli Kaymakamı Huriye Küpeli Kan ile İl Sağlık Müdürü Dr. Eser Şenkul tarafından teşekkür plaketi ve çiçek takdim edildi.

Açılış kurdelesinin kesilmesinin ardından protokol üyeleri merkezi ziyaret ederek yürütülecek hizmetler hakkında bilgi aldı.

Bölgenin İlk ÇÖZGEM'i

Nazilli Devlet Hastanesi bünyesinde hizmet vermeye başlayan ÇÖZGEM, Aydın ilinde kurulan ilk Çok Disiplinli Çocuk ve Genç Ruh Sağlığı Merkezi olma özelliğini taşıyor.

Merkezde özellikle 0-6 yaş grubundaki özel gereksinimli çocuklara yönelik erken tanı, ayrıntılı değerlendirme, takip ve multidisipliner tedavi hizmetleri tek çatı altında ve ücretsiz olarak sunulacak. Otizm spektrum bozukluğu, gelişimsel gecikme ve benzeri nörogelişimsel durumlarda erken müdahale hedeflenirken; çocukların gelişimlerinin desteklenmesi ve ailelerin süreç boyunca profesyonel danışmanlık alabilmesi amaçlanıyor.

ÇÖZGEM bünyesinde çocuk ve ergen ruh sağlığı ve hastalıkları uzmanı, psikolog, dil ve konuşma terapisti, çocuk gelişim uzmanı, ergoterapist ve sosyal hizmet uzmanından oluşan multidisipliner ekip görev yapacak.

Nazilli ve çevre ilçelerde yaşayan yaklaşık 350 bin nüfusa hizmet vermesi planlanan merkezin, özel gereksinimli çocukların erken dönemde desteklenmesine önemli katkı sağlaması ve ailelerin sağlık hizmetlerine erişimini kolaylaştırması hedefleniyor.

Gazze’de Hastalarını Terk Etmeyen Bir Çocuk Doktoru: Dr. Hussam Abu Safiya…


Yüce Rabbimiz şöyle buyurur: “Kim bir canı kurtarırsa, bütün insanları kurtarmış gibi olur.” (Mâide, 5/32)

Gazze’de savaşın, kuşatmanın ve insanlık dramının ortasında hastalarını terk etmeyen; çocukların, yaralıların ve mazlumların imdadına koşan sağlık çalışanları, insanlığın ortak vicdanına emanet edilmiş onurlu bir mücadelenin temsilcileridir.

Kamal Adwan Hastanesi eski direktörü, çocuk doktoru Dr. Hussam Abu Safiya’nın İsrail gözetiminde ağır kötü muameleye maruz kaldığı, sağlık durumunun ciddi şekilde kötüleştiği ve tıbbi bakıma erişemediği yönündeki haberler ve iddialar vicdanları derinden yaralamaktadır. Bir hekimin, bir çocuk doktorunun, hayat kurtarmaya adanmış bir insanın suçlama ve adil yargılama olmaksızın özgürlüğünden mahrum bırakılması kabul edilemez.

Bu mübarek Cuma günü hürmetine; Dr. Hussam Abu Safiya başta olmak üzere haksız yere alıkonulan tüm sağlık ve insani yardım çalışanlarının özgürlüğüne kavuşmasını, başta Gazze, Sudan, Doğu Türkistan ve Arakan olmak üzere dünyanın neresinde olursa olsun zulme uğrayan tüm mazlumların ferahlığa ermesini, haksızlıkların sona ermesini ve yeryüzünde adaletin, merhametin ve huzurun hâkim olmasını Yüce Allah’tan niyaz ediyorum.

Rabbim yeryüzünde adaleti, merhameti ve insanlık onurunu hâkim kılsın. Zalimlerin zulmünü bertaraf eylesin; mazlumlara sabır, metanet ve selamet ihsan eylesin.

Cumanız mübarek olsun. Selam ve dua ile…

#FreeDrHussamAbuSafiya

5 Temmuz 2026 Pazar

Ağır Hastalık Nedeniyle Aile Hekimliği Sözleşmesinin Feshi

 

Hukuk Devleti, Çalışma Hakkı ve Sosyal Devlet İlkesi Açısından Bir Değerlendirme

Dr. Akif AKÇA

Giriş

Bir kamu görevlisinin, özellikle de toplum sağlığını korumakla görevli bir hekimin ağır bir hastalık geçirmesi durumunda nasıl korunacağı, yalnızca personel yönetimine ilişkin teknik bir konu değildir. Aynı zamanda hukuk devleti, sosyal devlet, çalışma hakkı ve insan onurunun korunması bakımından değerlendirilmesi gereken önemli bir kamu politikası meselesidir.

Son günlerde kamuoyuna yansıyan bir olayda, beyin kanaması geçirerek yaklaşık altı ay sağlık kurulu raporu kullanan bir aile hekiminin aile hekimliği sözleşmesinin feshedilmesi, sağlık camiasında ve hukuk çevrelerinde geniş yankı uyandırmıştır.

Bu olay, kamu hizmetinin sürekliliği ile kamu görevlilerinin sağlık ve çalışma hakları arasında nasıl bir denge kurulması gerektiği sorusunu yeniden gündeme taşımaktadır.

Olayın Özeti

Basına yansıyan bilgilere göre:
• Bir aile hekimi, geçirdiği beyin kanaması nedeniyle uzun süre tedavi görmüş,
• Yaklaşık altı ay sağlık kurulu raporu kullanmış,
• İlgili mevzuatta öngörülen rapor süresinin aşılması gerekçesiyle aile hekimliği sözleşmesi feshedilmiştir.

Kamuoyunda en fazla tartışılan husus ise, ağır bir hastalık nedeniyle görev yapamayan bir hekimin sözleşmesinin sona erdirilmesinin hukuki ve vicdani yönüdür.

Aile Hekimliği Sözleşmesinin Feshi Memuriyetin Sona Ermesi Anlamına Gelmez

Kamuoyunda oluşan yanlış algılardan biri, sözleşmenin feshedilmesinin devlet memurluğundan çıkarılma anlamına geldiği yönündedir.

Oysa aile hekimliği, 5258 sayılı Aile Hekimliği Kanunu kapsamında sözleşmeli olarak yürütülen özel bir görev modelidir.

Bu nedenle;
• sona eren husus aile hekimliği sözleşmesidir,
• hekimin 657 sayılı Devlet Memurları Kanunu kapsamındaki memuriyet statüsü ise devam etmektedir.

Dolayısıyla ilgili hekimin, Sağlık Bakanlığınca uygun görülen başka bir kamu görevinde değerlendirilmesi mümkündür.

Asıl Tartışılması Gereken Husus

Bu olayın merkezinde, sözleşmenin teknik olarak sona ermesi değil; ağır bir hastalık geçiren bir kamu görevlisinin tedavisini tamamladıktan sonra mesleki geleceğinin nasıl korunacağı sorusu bulunmaktadır.

Beyin kanaması, kanser veya benzeri ağır hastalıklar kişinin iradesi dışında gelişen sağlık sorunlarıdır. Böyle bir süreçte uzun süreli tedavi görmek zorunda kalan bir sağlık çalışanının, iyileştikten sonra görevine dönebilme imkânının bulunup bulunmaması sosyal devlet anlayışı bakımından önem taşımaktadır.

Bu noktada kamu hizmetinin sürekliliği ile çalışan haklarının dengeli biçimde korunması gerekmektedir.

Anayasal İlkeler Bakımından Değerlendirme

Anayasa'nın 2. maddesinde düzenlenen sosyal devlet ilkesi, 49. maddesinde güvence altına alınan çalışma hakkı ve 56. maddesinde yer alan sağlık hakkı birlikte değerlendirildiğinde, kamu personelinin ağır hastalık dönemlerinde korunmasına ilişkin düzenlemelerin yalnızca hizmetin devamlılığı açısından değil, temel hak ve özgürlükler yönünden de ele alınması gerektiği görülmektedir.

Bu çerçevede, ağır hastalık nedeniyle uzun süre görev yapamayan personel hakkında uygulanan idari işlemlerin ölçülülük, hakkaniyet ve kamu yararı ilkeleri bakımından da değerlendirilmesi önem arz etmektedir.

Kamu Hizmetinin Sürekliliği ile Çalışan Hakları Arasındaki Denge

Şüphesiz devletin sağlık hizmetini kesintisiz sunma yükümlülüğü bulunmaktadır.

Ancak bu yükümlülüğün; ağır hastalık geçiren personelin kazanılmış haklarının korunması, tedavisini tamamladıktan sonra yeniden kamu hizmetine dönebilmesine imkân tanınması ve geçici sağlık sorunlarının kalıcı mesleki mağduriyetlere dönüşmemesi ilkeleriyle birlikte değerlendirilmesi, çağdaş kamu yönetimi anlayışının da bir gereğidir.

İyi işleyen bir kamu personel sistemi, yalnızca hizmetin devamını değil, hizmeti sunan insan kaynağının korunmasını da esas almalıdır.

Hukuki Süreç ve Olası Yargısal Değerlendirme

Konuya ilişkin olarak çeşitli meslek örgütleri ve hukukçular tarafından ilgili düzenlemenin iptali, Anayasa'ya aykırılık iddialarının ileri sürülmesi ve çalışma hakkı ile sosyal devlet ilkesi yönünden yargısal denetime tabi tutulması gibi hukuki girişimlerin gündeme gelebileceği ifade edilmektedir.

Bu nedenle, önümüzdeki dönemde idari yargının vereceği kararlar yalnızca bu somut olay açısından değil, aile hekimliği uygulamasının geleceği bakımından da emsal oluşturabilecek nitelikte olabilir.

Sonuç

Ağır hastalık, bireyin kendi iradesiyle seçtiği bir durum değildir.

Toplum sağlığı için fedakârca görev yapan sağlık çalışanlarının, yaşamı tehdit eden hastalıklar nedeniyle tedavi görmek zorunda kaldıkları dönemlerde, yalnızca sağlıklarını değil mesleki geleceklerini de kaybetme endişesi yaşamamaları gerekir.

Elbette kamu hizmetinin sürekliliği korunmalıdır. Ancak hukuk devleti, yalnızca hizmetin devamlılığını değil; o hizmeti sunan insanın emeğini, onurunu ve temel haklarını da güvence altına alabildiği ölçüde gerçek anlamına ulaşır.

Bu nedenle aile hekimliği sisteminde uzun süreli hastalık izinlerine ilişkin düzenlemelerin; sosyal devlet ilkesi, çalışma hakkı, ölçülülük, hakkaniyet ve insan onurunun korunması ekseninde yeniden değerlendirilmesi, hem sağlık çalışanlarının motivasyonu hem de kamu yönetimine duyulan güven açısından önem taşımaktadır.

Son Söz

“Bir hukuk devletinin gücü, yalnızca kamu hizmetini kesintisiz sürdürebilmesinde değil; o hizmeti sunan insanı en zor gününde de koruyabilmesinde ortaya çıkar.”

Anahtar Kelimeler

Aile Hekimliği, 5258 sayılı Kanun, Sağlık Hukuku, Kamu Personeli, Çalışma Hakkı, Sosyal Devlet, Hukuk Devleti, İdare Hukuku, Sağlık Politikaları, İnsan Hakları.

Not

Bu yazı, kamuoyuna yansıyan bilgiler ve yürürlükteki mevzuat esas alınarak hazırlanmış hukuki ve idari bir değerlendirme niteliğindedir. Somut olayın tüm hukuki ayrıntıları yargısal süreç sonunda netleşeceğinden, yazıda yer verilen değerlendirmeler genel hukuki ilkeler çerçevesinde ele alınmıştır.

 


3 Temmuz 2026 Cuma

“Erkek olsun kadın olsun, kim inanmış bir insan olarak dünya ve âhirete yararlı işler yaparsa kesinlikle ona güzel bir hayat yaşatacağız ve böylelerinin ecirlerini de muhakkak surette yapmış olduklarının daha güzeliyle vereceğiz.” (Nahl, 16/97)


Yüce Kitabımız Kur’ân-ı Kerîm’de şöyle buyrulur:

“Erkek olsun kadın olsun, kim inanmış bir insan olarak dünya ve âhirete yararlı işler yaparsa kesinlikle ona güzel bir hayat yaşatacağız ve böylelerinin ecirlerini de muhakkak surette yapmış olduklarının daha güzeliyle vereceğiz.” (Nahl, 16/97)

Bu ilâhî müjde, imanla yapılan her hayırlı amelin hem dünyada huzura hem de âhirette ebedî mükâfata vesile olacağını bizlere hatırlatmaktadır.

Bugün ise inananları acı ve gözyaşına mahkûm etmek, İslâm beldelerinin yer altı ve yer üstü zenginliklerini sömürmek isteyen zalimler; başta Gazze ve Filistin olmak üzere birçok farklı coğrafyada yeni acılar ve insani trajediler yaşatmak için her yolu denemektedir.

Myanmar’ın Arakan Eyaleti’nde Rohingya Müslümanlarına karşı gerçekleştirilen şiddet, zulüm ve vahşet sebebiyle nice aileler yurtlarını terk etmekte; güvenlik ve sığınma arayışıyla Bangladeş’e sığınmak zorunda kalmaktadır.

Bu mübarek Cuma’nın hürmetine; başta Gazze, Sudan, Doğu Türkistan ve Arakan olmak üzere dünyanın neresinde olursa olsun zulme uğrayan tüm mazlumların ferahlığa kavuşmasını, haksızlıkların sona ermesini; yeryüzünde adaletin, merhametin ve huzurun hâkim olmasını Yüce Allah’tan niyaz ediyorum.

Cumanız mübarek olsun. Selam ve dua ile…