Bu Blogda Ara

21 Ocak 2026 Çarşamba

Bir Veda, Bir Teşekkür ve Gönülden Bir Hatıra




 




İstanbul Lepra Deri ve Zührevi Hastalıkları Hastanesi’nde 8 yılı aşkın bir süredir Başhekim Yardımcısı olarak şerefle ve gururla sürdürdüğüm görevimden, ailevi zorunluluklar nedeniyle ayrılmam vesilesiyle; hastanemiz yönetimi, doktorlarımız, hemşirelerimiz ve tüm idari–destek personelimizin katılımıyla düzenlenen bu anlamlı veda töreni, hayatım boyunca unutamayacağım çok kıymetli bir hatıra olarak kalacaktır.

Bu müessese, yalnızca bir sağlık kuruluşu değil; hayatlarını eğitime ve cüzzamla mücadeleye adamış, insan onurunu her şartta savunmuş, zor zamanlarda bile vicdanı ve bilimi rehber edinmiş köklü bir geleneğin yaşayan temsilcisidir. Böyle bir kurumun parçası olmak, bu büyük ailenin bir ferdi olarak görev yapmak, benim için her zaman ayrıcalık ve onur olmuştur.

Görev sürem boyunca; pandemilerde, zorlu kış günlerinde, bayramlarda, gece nöbetlerinde ve en ağır koşullarda dahi özveriyle çalışan, hastasını önceleyen, mesleki etik ve insani değerlerden ödün vermeyen siz kıymetli çalışma arkadaşlarımla omuz omuza yürümek, meslek hayatımın en değerli kazanımlarındandır.

Düzenlenen bu veda töreni; yalnızca bir görev değişiminin değil, birlikte yaşanmış emeklerin, paylaşılan sorumlulukların ve kurulan gönül bağlarının samimi bir ifadesi olmuştur. Gösterdiğiniz içten ilgi, samimiyet ve vefa için her birinize ayrı ayrı teşekkür ediyorum.

Sağlık Bakanımız Sayın Prof. Dr. Kemal Memişoğlu’nun tensipleriyle Aydın Kadın Doğum ve Çocuk Hastalıkları Hastanesi Başhekim Yardımcılığı görevine atanmış olmanın sorumluluğunu taşırken; İstanbul Lepra Deri ve Zührevi Hastalıkları Hastanesi’nde edindiğim bilgi, tecrübe ve insani birikimi daima yanımda götüreceğim. 

Bu hastanenin başarısının ardında; sessizce ama büyük fedakârlıklarla çalışan sizlerin emeği vardır. Lepra mücadelesinde, deri ve zührevi hastalıkların tedavisinde yürüttüğünüz bu onurlu hizmetlerin artarak devam edeceğine olan inancım tamdır.

Rabbim hepinize sağlık, huzur ve başarı nasip etsin. Yollarımızın yeniden kesişmesi temennisiyle; gönülden teşekkür ediyor, her birinizi saygı ve muhabbetle selamlıyorum.


18 Ocak 2026 Pazar

Çocuklar Suça Değil, Biz Sessizliğe Sürükleniyoruz

 

Bir ülkenin geleceği, çocuklarının nasıl yaşadığıyla ölçülür. Bugün Türkiye’de çocuklarla ilgili yayımlanan istatistikler, sadece rakamlardan ibaret değil; aynı zamanda toplumsal bir alarm zili niteliği taşıyor.

2024 yılında suça sürüklenen çocuk sayısı 202 binin üzerine çıktı. Bu, bir önceki yıla göre yaklaşık yüzde 13’lük ciddi bir artış demek. Ancak asıl sarsıcı olan, bu çocuklara isnat edilen suçların niteliği.

İlk sırada ne var biliyor musunuz?
Yaralama. Oranı yüzde 40’ı aşıyor.

Yani çocukların en çok karıştığı suç, fiziksel şiddet. Bu tabloyu “çocuklar suç işliyor” kolaycılığıyla geçiştirmek, hem gerçekleri ıskalamak hem de sorumluluktan kaçmaktır. Çünkü çocuk, suçu icat eden değil; çoğu zaman suçun içine itilen taraftır.

Hırsızlık, uyuşturucu, tehdit… Bunların hiçbiri tesadüf değil. Bu suçların arka planında yoksulluk, eğitimden kopuş, aile içi çözülme, sokak ve dijital alanlarda denetimsizlik var. Ve evet, giderek daha görünür hâle gelen çeteleşme ve sosyal medya üzerinden yönlendirme gerçeği var.

Bugün çocuklar; yetişkinlerin kurduğu karanlık düzenlerde, kimi zaman “kalkan”, kimi zaman “maşa”, kimi zaman da “harcanabilir unsur” olarak kullanılıyor. Üstelik çoğu, bunun suç olduğunun dahi farkında olmadan.

Bir başka çarpıcı veri daha var:
2024’te güvenlik birimlerine gelen veya getirilen çocuklarla ilgili toplam olay sayısı 600 bini geçti. Bunun içinde mağdur çocuklar da bulunuyor. Yani mesele sadece “suça sürüklenen çocuk” değil; aynı zamanda şiddetin tam ortasında kalan çocuk meselesi.

Burada durup kendimize şu soruyu sormak zorundayız:
Biz bu çocukları ne zaman kaybettik?

Okuldan kopan, sokakta büyüyen, dijital dünyada başıboş bırakılan çocukların, bir süre sonra şiddeti “dil”, saldırganlığı “çözüm”, suçu “hayatta kalma yolu” olarak görmesi şaşırtıcı mı?

Bu tablo, daha sert cezalarla değil; daha güçlü sosyal politikalarla değişir.
Erken yaşta risk tespitiyle, okulla yeniden bağ kurdurarak, aileyi güçlendirerek, mahalleyi ve dijital alanı denetleyerek…

Aksi hâlde her yeni istatistik, bir öncekinin üzerine eklenen yeni bir utanç belgesi olmaktan öteye geçmeyecek.

Çocuklar suça sürüklenmiyor yalnızca.
Biz, toplum olarak çocukları koruma sorumluluğundan uzaklaşıyoruz.

Ve bu sessizlik, en az rakamlar kadar tehlikeli.

15 Ocak 2026 Perşembe

Miraç Geceniz Mübarek Olsun

Yüce Rabbimiz Kur’ân-ı Kerîm’de bu mübarek geceyi şöyle haber vermektedir: “Bir gece, kendisine ayetlerimizden bir kısmını gösterelim diye kulu Muhammed’i Mescid-i Haram’dan, çevresini mübarek kıldığımız Mescid-i Aksa’ya götüren Allah, her türlü noksandan münezzehtir.” (İsrâ, 17/1)

Miraç; kullukta yükselişin, sabrın ilâhî lütufla buluşmasının ve mümine namazın hediye edilişinin gecesidir. Aynı zamanda tevhidin sembolü olan Mescid-i Aksa’yı, Kudüs’ü ve mazlum coğrafyaları hatırlatan derin bir sorumluluk çağrısıdır.

Bu mübarek gecenin, yaşamakta olduğumuz zor günlerin —inşâallah— huzurlu yarınların doğum sancıları olmasını; başta Gazze ve Mescid-i Aksa olmak üzere Filistin’de, Doğu Türkistan’da, Keşmir’de, Sudan’da ve dünyanın dört bir yanında zulüm altında yaşayan tüm mazlumlara özgürlük ve huzur getirmesini; ülkemize, gönül coğrafyamıza ve İslam âlemine birlik, dirlik ve ferahlık nasip etmesini Yüce Allah’tan niyaz ediyorum.

Miraç Geceniz mübarek olsun.

 

 

13 Ocak 2026 Salı

Kozmetik Raflarında Halk Sağlığı Alarmı

Türkiye’de kozmetik ürünler uzun zamandır yalnızca estetik ya da kişisel bakım meselesi olmaktan çıkmış, doğrudan halk sağlığını ilgilendiren bir alan hâline gelmiştir. Türkiye İlaç ve Tıbbi Cihaz Kurumu (TİTCK) tarafından 8 Ocak 2026 tarihinde kamuoyuna açıklanan 2025 yılı dördüncü üç aylık (Ekim–Kasım–Aralık) kozmetik denetim sonuçları, bu gerçeği bütün çıplaklığıyla ortaya koymaktadır.


Açıklanan veriler sarsıcıdır:

358 kozmetik ürün denetlenmiş, bunların 326’sı uygunsuz bulunmuştur. Başka bir ifadeyle, piyasaya sunulan her 10 kozmetik üründen 9’u mevzuata aykırıdır. Bu oran, münferit hataların değil, sistematik bir piyasa sorununun varlığına işaret etmektedir.


Daha da önemlisi, bu ürünlerden 8’inin doğrudan sağlık riski taşıdığı resmî olarak tespit edilmiştir. Bazı haberlerde geçen “81 riskli ürün” ifadesi ise resmî kayıtlarda yer almamakta; büyük olasılıkla yazım veya teknik okuma hatasından kaynaklanmaktadır. Bu ayrıntı dahi, bilginin doğruluğunun halk sağlığı tartışmalarında ne denli hayati olduğunu göstermektedir.


Denetimler sonucunda uygulanan yaklaşık 4,3 milyon TL idari para cezası, ayrıca biyosidal ürünlerde (dezenfektanlar, antibakteriyel ürünler) verilen ek 1,5 milyon TL’yi aşan cezalar, meselenin boyutunu rakamlarla da teyit etmektedir. Ancak burada asıl soru şudur:

Bu kadar yüksek uygunsuzluk oranına rağmen, cezalar caydırıcı mı?


Kozmetik alanındaki sorunların önemli bir bölümü, internet satışlarısosyal medya üzerinden pazarlamamerdiven altı üretim ve ÜTS (Ürün Takip Sistemi) kaydı olmayan ürünlerden kaynaklanmaktadır. Ambalajı parlak, fiyatı cazip, vaatleri iddialı bu ürünler; cilt tahrişlerinden alerjik reaksiyonlara, hatta sistemik sağlık sorunlarına kadar uzanan riskler barındırmaktadır.


Burada yalnızca üreticiyi ya da satıcıyı suçlamak yeterli değildir. Tüketici bilinci, denetim kadar hayati bir unsurdur. Vatandaşın “eczane dışı” ve “kontrolsüz” ürünlere yönelmesi, bu döngüyü beslemektedir. Oysa barkod okutularak ÜTS üzerinden saniyeler içinde yapılabilecek bir doğrulama, ciddi sağlık sorunlarının önüne geçebilir.


TİTCK’nin düzenli denetimleri ve kamuoyunu bilgilendirme çabaları son derece kıymetlidir. Ancak gelinen noktada, denetim sonuçlarını açıklamak yetmemekte, bu sonuçların toplumsal davranışa dönüşmesi gerekmektedir. Aksi hâlde her üç ayda bir benzer tabloları konuşmaya devam ederiz.


Sonuç olarak;

Kozmetik ürün, masum bir raf ürünü değildir. Doğrudan insan sağlığına temas eden her ürün, ilaç ciddiyetiyle ele alınmalıdır. Denetim otoriteleri görevini yapmaktadır; şimdi sıra piyasadatüketicide ve toplumsal farkındalıktadır.


Halk sağlığı, ihmale gelmez.

11 Ocak 2026 Pazar

Hukuken mümkün olan her şey, akademik olarak doğru mudur?


Son günlerde Karabük Üniversitesi’nde Tıp ve Diş Hekimliği Fakültelerine yapılan dekan atamaları, akademik çevrelerde ve sağlık meslek grupları arasında haklı bir tartışmayı beraberinde getirmiştir.


Öncelikle altı çizilmelidir ki; 2547 sayılı Yükseköğretim Kanunu uyarınca dekanlık, hukuken idari bir görevdir ve profesör unvanına sahip akademisyenlerin bu göreve atanması mümkündür. Bu yönüyle yapılan atamaların salt hukuki açıdan geçerli olduğu açıktır.


Ancak üniversiteler yalnızca hukuki çerçeveyle değil, akademik teamüller, mesleki temsil, eğitim sorumluluğu ve kurumsal etik ilkeleriyle de yönetilir.

Bu nedenle tartışmanın odağı, “atanabilirlik” değil, “uygunluk ve liyakat” meselesidir.


Tıp Fakülteleri ve Diş Hekimliği Fakülteleri, doğrudan insan sağlığı ile ilgili eğitim ve uygulamaların yürütüldüğü, yüksek sorumluluk taşıyan akademik birimlerdir. Bu fakültelerde görev yapan öğretim üyeleri, öğrenciler ve asistanlar açısından, fakültenin en üst yöneticisinin ilgili mesleğin formasyonuna sahip olması, uzun yıllardır yerleşmiş bir akademik beklentidir.


Veteriner hekimliğin; mikrobiyoloji, zoonotik hastalıklar ve “One Health” yaklaşımı çerçevesinde insan sağlığına önemli bilimsel katkılar sunduğu kuşkusuzdur. Ancak bu bilimsel kesişim alanları, tıp ve diş hekimliği eğitiminin bütününü yöneten idari-akademik sorumlulukla doğrudan özdeşleştirilemez.


Özellikle fakülte müfredatının yönlendirilmesi, akademik kadro yapılanması, lisansüstü eğitim politikaları ve uzmanlık süreçleri gibi alanlarda, mesleki uyum ve temsil ilkesi hayati öneme sahiptir. Bu hassasiyetin göz ardı edilmesi, fakülte içi akademik huzuru ve üniversitenin kurumsal itibarını zedeleme riski taşımaktadır.


Nitekim benzer bir durumun daha önce yine Karabük Üniversitesi’nde yaşandığı ve kamuoyu tepkisi sonrası atamanın geri çekildiği hatırlandığında, bugün yaşanan tartışmaların kişisel değil, ilkesel ve kurumsal bir zeminde değerlendirilmesi gerektiği açıktır.


Sonuç olarak;


  • Mesele kişilerin akademik değerleri değil,
  • Üniversitelerde doğru göreve doğru formasyon ilkesinin korunmasıdır.
  • Akademik yönetimlerde hukuk kadar teamül ve etik de belirleyici olmalıdır.

Bu tartışmanın, üniversitelerimizde liyakat ve mesleki sınırların daha sağlıklı tanımlanmasına katkı sunmasını temenni ediyorum.


9 Ocak 2026 Cuma

İnnâ lillâhi ve innâ ileyhi râciûn


Merhum romancı, gazeteci ve senarist Üstün İnanç’ın kıymetli eşi; Ertuğrul ve Emre İnanç’ın sevgili anneleri, Gündoğdu Serhadlı’nın muhtereme kardeşi Meryem İnanç’ın 8 Ocak 2026 akşamı vefat ettiğini; cenazesinin bugün (9 Ocak Cuma) ikindi namazına müteakiben Fatih Camii’nden kaldırılarak memleketi Rize’de defnedildiğini derin bir üzüntüyle öğrenmiş bulunuyorum.

İleri yaş ve çoklu kronik hastalıklar nedeniyle bakımı tarafımızdan sürdürülen kayınpederim ve kayınvalidemle ilgili zorunlu ailevi mazeretler sebebiyle Aydın’da bulunmam nedeniyle cenaze merasimine katılamamış olmanın mahcubiyetini ayrıca ifade etmek isterim.

Değerli büyüğüm Meryem ablama, Allah'tan rahmet niyaz ediyorum. Ruhu şâd, kabri nur, mekânı cennet olsun. Kederli ailesine, yakınlarına, sevenlerine ve özellikle oğulları Ertuğrul ve Emre'ye sabır ve başsağlığı diliyorum.

“İnsanların hesaba çekilecekleri gün iyice yaklaştı; hâlbuki onlar gaflet içinde haktan yüz çevirmektedirler.” (Enbiyâ, 21/1)


Kur’ân-ı Kerîm’de Yüce Rabbimiz buyurur: “İnsanların hesaba çekilecekleri gün iyice yaklaştı; hâlbuki onlar gaflet içinde haktan yüz çevirmektedirler.” (Enbiyâ, 21/1)

 

Bugün Sudan’da açlık ve savaşla, Gazze’de kuşatma ve soykırımla, Doğu Türkistan’da ise baskı ve zulümle imtihan edilen milyonlarca mazlumun feryadı, insanlığın vicdanına yönelmiş ağır bir çağrıdır. Toprağa düşen her çocuk, yıkılan her yuva ve sönen her umut; hepimize derin bir muhasebe ve büyük bir sorumluluk yüklemektedir.

 

Zulüm, ilahî iradeden değil; insanın hırsı, kibri ve adaletsizliğinden doğar. Nitekim Yüce Rabbimiz, “Şüphesiz Allah insanlara zerre kadar zulmetmez; fakat insanlar kendilerine zulmederler” buyurmaktadır. (Yûnus, 10/44)

 

Zulüm nerede yaşanırsa yaşansın, tüm insanlığın yüreğinde açılan derin bir yaradır. Rabbimizin rahmeti zalimlerin karanlığından daha kuşatıcı, mazlumun duası ise zulme karşı en güçlü sığınaktır. Bu mübarek Cuma’nın; barışın, adaletin ve merhametin yeryüzüne hâkim olmasına vesile olmasını Yüce Allah’tan niyaz ediyorum.

 

Dualarımızın başta Gazze, Sudan ve Doğu Türkistan olmak üzere dünyanın neresinde olursa olsun zulme uğrayan tüm mazlumların ferahlığına kapı aralamasını; haksızlıkların sona ermesini, yeryüzüne huzur ve selametin hâkim olmasını diliyorum.

 

Cuma’nız mübarek olsun.