Bu Blogda Ara

11 Ekim 2026 Pazar

KOCA SEYİT 276 KİLOLUK MERMİYİ SIRTINDA TAŞIDI; PEKİ BİZ MİLLETİN EMANETİNİ TAŞIYABİLİYOR MUYUZ?


Çanakkale’den bugüne fedakârlık, kanaat, beytülmal, kamu yönetimi ve siyaset ahlakı üzerine bir vicdan muhasebesi…

Bir milletin büyüklüğü yalnızca kazandığı zaferlerle değil; o zaferleri mümkün kılan insanların ahlakıyla, fedakârlığıyla, inancıyla ve gelecek nesillere bıraktığı manevi mirasla ölçülür.

Tarihimizin en çetin imtihanlarından biri olan Çanakkale, yalnızca askerî bir zafer değil; aynı zamanda iman, cesaret, sabır, fedakârlık ve vatan sevgisinin destanıdır.

Bu destanın unutulmaz kahramanlarından biri de Seyit Ali Çabuk, namıdiğer Koca Seyit Onbaşıdır.

1889 yılında Balıkesir’in Havran ilçesine bağlı, o dönemde Manastır adıyla bilinen köyde dünyaya gelen Koca Seyit, tarihin kendisine yüklediği büyük sorumluluğu 18 Mart 1915 günü Rumeli Mecidiye Tabyası’nda omuzlamıştır.

Düşman donanmasının yoğun bombardımanı sırasında tabyadaki topun mermi kaldırma düzeneği kullanılamaz hâle gelmişti.

İşte o kritik anda Koca Seyit, silah arkadaşlarının da yardımıyla, tarihî anlatılarda yaklaşık 276 kilogram olarak ifade edilen ağır top mermisini sırtlayarak topa yerleştirdi.

Türk topçusunun ateşi karşısında ağır kayıplar veren İtilaf donanmasının Ocean zırhlısı da daha sonra Nusret Mayın Gemisi’nin döşediği mayınlardan birine çarparak battı.

Koca Seyit o gün yalnızca ağır bir top mermisini değil; bir milletin istiklal umudunu, vatan sevgisini ve hür yaşama iradesini de omuzlarında taşıdı.

Fakat onun asıl büyüklüğünü anlamak için yalnızca savaş meydanına bakmak yetmez.

Bir de savaş sonrasındaki hayatına, geçim mücadelesine, tevazusuna ve kendisine sunulan imkânlar karşısındaki tutumuna bakmak gerekir.

Çünkü Koca Seyit’in hayatı, kahramanlığın yalnızca savaşta değil, insanın şahsiyetinde de yaşaması gerektiğini hatırlatmaktadır.

BİR KAHRAMANIN EVİNE DÖNÜŞÜ: TANINMAYAN BABA

Nermin Hanım Zeytinliği tarafından hazırlanan ve Koca Seyit’in hatıralarını yaşatan müzenin ziyaret edildiği videoda, kahramanımızın kızı Ayşe’nin torunu Muhammet Yıkar, ailesinden dinlediği son derece dokunaklı hatıraları anlatıyor.

Yıkar’ın Anadolu Ajansı ve TRT Haber’e de aktardığı aile rivayetine göre Koca Seyit, uzun askerlik yıllarının ardından köyüne yürüyerek, 13 günde ulaşır.

Gece vakti geldiğinde hemen evinin kapısını çalmaz.

Yıllarca kendisinden haber alamayan eşinin yeniden evlenmiş olabileceğini düşünerek sabahı bekler.

Sabah kapıyı çaldığında karşısına küçük kızı Ayşe çıkar.

Ancak çocuk, karşısındaki uzun boylu, saçları ve sakalları uzamış yabancının kendi babası olduğunu anlayamaz.

Annesine, kapıda tanımadığı ve korktuğu bir adam bulunduğunu söyler.

Eşi de yıllar sonra karşısında gördüğü Seyit’e inanmakta güçlük çeker.

Ailesi onun hayatta olduğundan ümidini kesmiştir.

Düşününüz…

Bir milletin istiklal mücadelesinde destan yazan kahraman, yıllar sonra evine döndüğünde kendi evladı tarafından tanınamamaktadır.

Ne gösterişli bir karşılama beklemektedir ne de kahramanlığı karşılığında bir servet…

Ne şöhret peşindedir ne makam…

Tek arzusu ailesine kavuşmak, toprağına dönmek ve alın teriyle hayatını sürdürmektir.

İşte bu manzara, Çanakkale kahramanlarının yalnızca cephede değil, cephe gerisinde de ne büyük bedeller ödediğini göstermektedir.

ATATÜRK İLE GÖRÜŞMESİ: “BİZ O ZAMAN GÖREVİMİZİ YAPTIK, MAAŞ İÇİN DEĞİL”

Koca Seyit’in hayatındaki en anlamlı hatıralardan biri de Gazi Mustafa Kemal Atatürk ile görüşmesine ilişkin aile anlatısıdır.

Muhammet Yıkar’ın naklettiğine göre Atatürk, Havran’a yaptığı bir ziyaret sırasında Çanakkale kahramanı Seyit Onbaşı’yı görmek ister.

Görevliler onu aramaya koyulur.

Koca Seyit ise geçimini sağlamak için dağda, odun ve kömür işleriyle uğraşmaktadır.

Bulunduğunda üzerindeki kıyafetler yıpranmış, ayakkabıları eskimiştir.

Aile hatırasına göre nahiye müdürü, Koca Seyit’i tıraş ettirip temizlenmesini sağlar. Hatta kendisine kendi ceketini giydirir.

Ancak ceket, iri yapılı Koca Seyit’e küçük gelir; kolları kısa kalır.

Bu ayrıntı bile insanın yüreğine dokunmaktadır.

Çanakkale’de düşman donanmasına karşı tarihî bir mücadele vermiş kahraman, yıllar sonra geçimini sağlamak için çalışmakta ve devletin en üst makamıyla görüşmeye giderken giyecek uygun bir ceketi dahi bulunmamaktadır.

Torununun aktardığına göre Atatürk, görüşme sırasında Koca Seyit’e maaş bağlatmayı teklif eder.

Koca Seyit’in aile hafızasında muhafaza edilen cevabı ise bugün üzerinde derinlemesine düşünmemiz gereken bir ahlak anlayışını yansıtır:

“Hayır Paşam, biz o zaman görevimizi yaptık, maaş için değil.”

Kendisi için düzenli bir maaş istemeyen Koca Seyit, geçimini sağladığı odun ve kömür işleri sırasında orman görevlileriyle yaşadığı güçlükleri dile getirir.

Burada önemli bir ayrımı özellikle vurgulamak isterim:

Bir gazinin devletinden maaş, sosyal güvence ve geçimini sağlayacak destek alması son derece meşru bir haktır.

Hatta devletin, vatanı için fedakârlık yapan insanlara ve ailelerine sahip çıkması bir vefa ve adalet borcudur.

Koca Seyit’in şahsi kanaatkârlığı, devletin gazilerine karşı sorumluluğunu ortadan kaldırmaz.

Bununla birlikte, aile hafızasında yaşatılan bu cevap, vatan hizmetini şahsi menfaat hesabına dönüştürmeyen bir şahsiyetin ahlaki duruşunu göstermektedir.

Çünkü onun anlayışında vatan sevgisi, maddi karşılıkla ölçülecek bir değer değildir.

CEPHEDE KAHRAMAN, HAYATTA ALIN TERİYLE GEÇİNEN BİR İNSAN

Savaş meydanlarında gösterdiği büyük cesarete rağmen Koca Seyit’in sonraki yılları refah ve rahatlık içerisinde geçmemiştir.

Odunculuk yapmış, kömür üretip satmış, zeytin ve zeytinyağı işleriyle uğraşmış, fabrikada hamallık yaparak ailesinin geçimini sağlamaya çalışmıştır.

Kendisini tanıyanların ve yakınlarının aktardıkları, onun çalışkanlığına, tevazusuna ve kahramanlığını sürekli öne çıkarmayan şahsiyetine işaret etmektedir.

Nitekim 1936 yılında Cumhuriyet gazetesine verdiği mülakatta Çanakkale’deki hadiseyi ve sonradan çekilen meşhur fotoğrafının hikâyesini de anlatmıştır.

Savaş sırasında sırtladığı ağır mermiyi, fotoğraf çekilmek istendiğinde yeniden kaldıramadığını; fotoğraf için merminin boşaltıldığını belirtmiştir.

Onun cesaretini değerli kılan yalnızca bedensel kuvveti değildir.

Asıl değer, vatanın tehlikede olduğu bir anda kendi hayatını ikinci plana atarak görevini yerine getirmesidir.

1939 yılında zatürreye yakalanan Koca Seyit, 1 Aralık günü, henüz 50 yaşındayken hayata veda etmiştir.

Bugün Havran’da kendi adını taşıyan köydeki mütevazı mezarı ve başucunda dalgalanan al bayrağımız, bizlere büyük bir kahramanlığın yanı sıra derin bir ahlak ve vefa mirasını hatırlatmaktadır.

O, geride büyük servetler, ihtişamlı konaklar veya siyasi unvanlar bırakmamıştır.

Fakat bir milletin gönlüne sığmayacak kadar büyük bir şeref ve itibar bırakmıştır.

PEKİ BUGÜN BİZ NEREDEYİZ?

İşte asıl vicdan muhasebemiz burada başlamaktadır.

Bir tarafta, vatanı için hayatını ortaya koymuş, savaş sonrasında geçimini alın teriyle sağlamaya çalışmış Koca Seyit…

Diğer tarafta günümüzde kamuoyunun gündeminden düşmeyen fon dolandırıcılığı iddiaları, yolsuzluk soruşturmaları, kayırmacılık tartışmaları, kamu kaynaklarının kullanımına ilişkin soru işaretleri ve makamların şahsi menfaat uğruna kullanılmasına yönelik eleştiriler…

Bu iki manzarayı yan yana düşündüğümüzde insanın sormadan edemediği soru şudur:

Bu vatanı bize emanet eden insanların fedakârlığına, ahlakına ve taşıdıkları sorumluluk duygusuna gerçekten layık olabiliyor muyuz?

Elbette geçmişin bütün insanlarını kusursuz, bugünün bütün yöneticilerini ise aynı ölçüde sorumsuz görmek doğru değildir.

Bugün de görevini dürüstlükle yapan, milletin bir kuruşunu korumak için büyük hassasiyet gösteren, devletin imkânlarını kamu yararına kullanan çok sayıda siyasetçimiz, yöneticimiz ve kamu çalışanımız bulunmaktadır.

Böyle insanlarımızın hakkını teslim etmek, adaletin gereğidir.

Ancak hangi makamda bulunursa bulunsun, kamu yetkisini kişisel zenginleşmenin aracı hâline getiren, kendisine emanet edilen kaynakları hukuka aykırı biçimde kullanan veya yakınlarına haksız menfaat sağlayan herkes, hem hukuk hem de millet vicdanı karşısında hesap vermelidir.

İddialar elbette bağımsız ve tarafsız biçimde araştırılmalı; suçluluk, somut delillere ve hukuka göre belirlenmelidir.

Çünkü adalet yalnızca haksız kazancın önlenmesini değil, masum insanların haksız yere suçlanmamasını da gerektirir.

Kamu görevi bir ganimet kapısı değildir. Siyasi makamlar şahsi servet edinme vasıtası değildir. Devletin imkânları ise hiç kimsenin özel mülkü değildir.

Milletin kendisine emanet ettiği yetkiyi kullanan herkes, o yetkinin hesabını vermekle yükümlüdür.

BEYTÜLMAL: MİLLETİN ORTAK HAKKI VE GELECEK NESİLLERİN EMANETİ

Yüce Rabbimiz Kur’an-ı Kerim’de şöyle buyurmaktadır:

“Allah size, emanetleri mutlaka ehline vermenizi ve insanlar arasında hükmettiğiniz zaman adaletle hükmetmenizi emreder.”

(Nisâ Suresi, 4/58)

Bu ayet-i kerime yalnızca bireysel ilişkilerimize değil; toplumsal hayatımıza, kamu yönetimine ve adalet anlayışımıza da ışık tutmaktadır.

Çünkü devlet yönetiminde kullanılan her yetki, millete karşı üstlenilmiş bir emanettir.

Beytülmal; yetimin hakkı, emeklinin ekmeği, işçinin alın teri, hastanın şifası, öğrencinin geleceği, şehit ve gazilerimizin bizlere bıraktığı vatanın ortak servetidir.

Bir hastanenin ihtiyaç duyduğu tıbbi cihazda, bir okulun eksik dersliğinde, bir emeklinin geçim sıkıntısında ve bir gencin eğitim imkânlarında kamu kaynaklarının nasıl kullanıldığının doğrudan karşılığı vardır.

Bu nedenle kamu kaynaklarının israfı, yalnızca bütçe rakamlarında görülen bir kayıp değildir.

Bazen bir hastanın zamanında alamadığı hizmet, bazen bir öğrencinin yoksun kaldığı fırsat, bazen de toplumun geleceğinden eksilen bir imkândır.

Kamu malının korunması; siyasetin, bürokrasinin ve toplumun ortak ahlaki sorumluluğudur.

Hiç kimse makamını, nüfuzunu veya siyasi yakınlıklarını kamu kaynaklarından haksız yararlanmanın gerekçesi hâline getiremez.

Hiç kimse kendisine emanet edilen yetkiyi şahsi çıkarı için kullanma hakkına sahip değildir.

Beytülmale sadakat, yalnızca hukuka uygun davranmak değil; milletin hakkını kendi hakkımızdan daha büyük bir hassasiyetle koruyabilmektir.

SİYASETİN VE KAMU YÖNETİMİNİN İTİBARI NEREDEDİR?

Bir toplumda siyasetin itibarı yalnızca kazanılan seçimlerle, yapılan yatırımlarla veya kullanılan güçlü ifadelerle ölçülemez.

Asıl itibar; adaletle, liyakatle, dürüstlükle, şeffaflıkla ve hesap verebilirlikle kazanılır.

Bir yöneticinin değeri makam odasının büyüklüğünde değil, o makamdan ayrıldığında geride bıraktığı güven ve hizmettedir.

Bir siyasetçinin itibarı sahip olduğu servette değil, milletin hakkını koruma konusundaki kararlılığındadır.

Bir kamu görevlisinin gerçek başarısı ise yalnızca kullandığı yetkilerle değil, o yetkileri kullanırken gösterdiği ahlaki sorumlulukla anlaşılır.

Koca Seyit’in hayatını bugünün yönetim anlayışı açısından düşündüğümüzde karşımıza son derece önemli bir ilke çıkmaktadır:

Vatan için fedakârlık yapmak ne kadar büyük bir erdemse, vatanın imkânlarını dürüstlükle yönetmek de o kadar büyük bir sorumluluktur.

Bu nedenle siyaset ve kamu yönetimi, kişisel menfaatin değil, millet hizmetinin alanı olmalıdır.

Makamlar yükseldikçe tevazu azalmamalı; yetkiler arttıkça hesap verme sorumluluğu da artmalıdır.

KOCA SEYİT’İN BİZE BIRAKTIĞI ASIL MİRAS

Koca Seyit’in hayatı bize yalnızca savaş meydanında nasıl kahraman olunacağını öğretmiyor.

Aynı zamanda zaferden sonra nasıl mütevazı kalınacağını, millet sevgisinin kişisel menfaatin üzerine nasıl çıkarılacağını ve insanın alın teriyle nasıl onurlu bir hayat sürebileceğini hatırlatıyor.

Bugün Havran’daki mezarına baktığımızda, mütevazı bir kabir ve başucunda dalgalanan Türk bayrağı görüyoruz.

Fakat o mezarın taşıdığı manevi anlam, dünyadaki pek çok ihtişamlı yapıdan daha büyüktür.

Çünkü insanın gerçek zenginliği, geride bıraktığı servet değil; millete yaptığı hizmet, koruduğu emanet ve kazandığı hayır dualarıdır.

Koca Seyit, tarihî anlatıda 276 kilogram olarak anılan top mermisini sırtında taşıdı.

Bugün kamu sorumluluğu üstlenen herkes ise milletin kendisine yüklediği emanetin ağırlığını vicdanında taşıyabilmelidir.

Çünkü vatanseverlik yalnızca bayrak taşımak, hamasi nutuklar atmak veya tarihî kahramanlarımızı törenlerde anmak değildir.

Vatanseverlik; kamu malına sahip çıkmak, kul hakkından sakınmak, adaletten ayrılmamak, liyakati esas almak ve milletin bir kuruşunu dahi kendi malımızdan daha büyük bir hassasiyetle koruyabilmektir.

Bugün Koca Seyit’i anarken hepimizin kendisine sorması gereken soru şudur:

Bizler, onların canları pahasına koruyup emanet ettiği bu vatanı, aynı ahlak ve sorumluluk anlayışıyla gelecek nesillere bırakabiliyor muyuz?

Bu sorunun cevabı yalnızca geçmişe duyduğumuz saygıyı değil, geleceğe karşı taşıdığımız sorumluluğu da belirleyecektir.

Unutmayalım:

Makamlar geçici, servetler fanidir.

Kalıcı olan; adalet, dürüstlük, milletin duası ve geride bırakılan temiz bir isimdir.

Koca Seyit’in omuzlarında yükselen Çanakkale ruhu, bugün de vicdanlarımızda yaşamaya devam etmelidir.

Başta Gazi Mustafa Kemal Atatürk olmak üzere Çanakkale’de ve vatanımızın bütün cephelerinde mücadele eden aziz şehitlerimizi ve ebediyete irtihal eden kahraman gazilerimizi rahmet, minnet ve hürmetle yâd ediyorum.

Ruhun şad, makamın âli olsun Koca Seyit!

Mekânınız cennet olsun, bu aziz vatanın fedakâr kahramanları!

Rabbim bizleri milletin emanetine ihanet etmekten, kul hakkına girmekten ve adaletten ayrılmaktan muhafaza eylesin.


Editörün tarihî notu: 276 kilogram, Koca Seyit hakkında yerleşmiş geleneksel ağırlık bilgisidir. Mühimmatın teknik özelliklerini inceleyen bazı araştırmalarda 215 kilogram değerlendirmesi de yapılmaktadır. Ayrıca Muhammet Yıkar'ın anlattığı eve dönüş ve Atatürk'le görüşme ayrıntıları, yazılı belgelerle tümüyle doğrulanmış konuşma tutanakları değil, kuşaktan kuşağa aktarılan aile hatıralarıdır. Atatürk'ün Havran ziyaretine ilişkin farklı tarihlerin verilmesi nedeniyle görüşmenin yılı kesin olarak belirtilmemiştir.

10 Ekim 2026 Cumartesi

BİR MİLLETİN EVLATLARI, İNANÇLARI İLE EĞİTİMLERİ ARASINDA TERCİHE ZORLANMAMALIDIR!

Can Azerbaycan’a Kardeşlik, Vicdan ve Adalet Çağrısı
İki devlet, bir milletiz! Aynı tarihin, aynı medeniyetin, aynı sevinçlerin ve aynı acıların çocuklarıyız.
Türkiye ile Azerbaycan arasındaki kardeşlik, yalnızca diplomatik ilişkilerden ibaret değildir. Bu kardeşlik; Çanakkale'de, Kafkas İslam Ordusu'nun Bakü mücadelesinde, Hocalı'nın acısında ve Karabağ'ın kurtuluşunda birbirine kenetlenen gönüllerin kardeşliğidir.
Bizim için Azerbaycan, sınırlarımızın ötesindeki herhangi bir ülke değil; ortak tarihimizin, kültürümüzün, millî ve manevi değerlerimizin, aynı gönül coğrafyasının ayrılmaz bir parçasıdır.
İşte bu sebeple, son günlerde kardeş Azerbaycan'da okullarda başörtüsü kullanımına ilişkin yaşanan tartışmaları derin bir üzüntü ve hassasiyetle takip ediyoruz.
Bazı kız öğrencilerin başörtüleri nedeniyle okullara alınmadıklarına ilişkin basına ve sosyal medyaya yansıyan haberler, hepimizin üzerinde önemle düşünmesi gereken bir meseleyi gündeme taşımıştır.
Bir kız çocuğunun, inancı gereği başını örtmek istemesi nedeniyle eğitiminden mahrum kalması ihtimali dahi hepimizin vicdanında karşılık bulmalıdır.
Çünkü eğitim, devletlerin vatandaşlarına sunduğu bir lütuf değil; insan onuruyla doğrudan bağlantılı, vazgeçilmez bir temel haktır.
Hiçbir çocuk, inancı ile geleceği arasında tercihe zorlanmamalıdır.
LAİKLİK, İNANÇ ÖZGÜRLÜĞÜNÜN KARŞITI OLMAMALIDIR!
21 Eylül 2026 tarihinde Azerbaycan Bakanlar Kurulu tarafından kabul edilen 309 sayılı kararla, devlet okullarında öğrenci kıyafetlerine ilişkin mevcut düzenlemede değişiklik yapılmıştır.
Kararda, belirlenen okul kıyafetinin bütünlüğünü bozan veya genel eğitimin laiklik ilkesine uygun olmayan ilave kıyafet unsurlarının kullanılmasına izin verilmeyeceği belirtilmektedir.
Düzenlemede başörtüsü açıkça yasaklanmamış olmakla birlikte, bazı okullarda başörtülü öğrencilerin eğitim kurumlarına alınmadıklarına ilişkin iddialar, kararın uygulama biçiminin ve doğurabileceği sonuçların titizlikle değerlendirilmesini gerekli kılmaktadır.
Elbette her devletin eğitim sistemini düzenleme, okul kıyafetlerine ilişkin kurallar belirleme ve kamusal hizmetlerde belirli standartları gözetme yetkisi bulunmaktadır.
Ancak bu yetkinin kullanılması sırasında temel hak ve özgürlüklerin korunması, ölçülülük ve eşitlik ilkelerinin gözetilmesi de hukuk devletinin vazgeçilmez gereklerindendir.
Laiklik, insanların dinî inançlarını yok saymanın değil; farklı inançlara sahip olan veya herhangi bir inancı benimsemeyen bireylerin bir arada, eşit haklarla yaşayabilmesinin güvencelerinden biri olmalıdır.
Devletin tarafsızlığı, vatandaşın inançsızlaştırılması anlamına gelmez.
Başörtüsü takmak istemeyen bir genç kızın özgürlüğü ne kadar kıymetliyse, kendi iradesiyle başını örtmek isteyen bir genç kızın özgürlüğü de aynı derecede kıymetlidir.
Hiçbir çocuk başını örtmeye zorlanmamalı; hiçbir çocuk da inancının gereği olarak benimsediği kıyafet nedeniyle eğitim hayatından koparılmamalıdır.
Nitekim Azerbaycan Cumhuriyeti Anayasası'nın 42. maddesi eğitim hakkını, 48. maddesi ise vicdan özgürlüğünü güvence altına almaktadır.
Bu iki temel hak, birbirinin alternatifi değil; insan onurunu tamamlayan, birlikte korunması gereken değerlerdir.
Bir çocuğun inancına saygı göstermek, onun eğitim hakkından vazgeçmesini gerektirmemelidir.
BİR ÇOCUĞUN ELİNDEN KALEMİNİ, YÜREĞİNDEN UMUDUNU ALMAYIN!
Bir an için düşünelim...
Sabah erkenden uyanmış, okul çantasını hazırlamış, defterlerini ve kitaplarını özenle yerleştirmiş bir kız çocuğu...
Gözlerinde umut, yüreğinde heyecan var.
Hayalleri var.
Doktor olmak istiyor.
Öğretmen olmak istiyor.
Mühendis, bilim insanı, hukukçu olmak istiyor.
Ülkesine, milletine ve insanlığa hizmet etmek istiyor.
Fakat okul kapısında, başındaki örtü sebebiyle içeri alınmadığını düşünelim.
O kapı yalnızca bir öğrencinin yüzüne kapanmış olmaz; onun hayallerine, geleceğine ve eğitime duyduğu güvene de kapanmış olur.
Bir çocuğun gözyaşı, hangi ülkede dökülürse dökülsün, insanlığın ortak vicdanına seslenir.
Hele o çocuk, gönül bağlarımızın böylesine güçlü olduğu kardeş Azerbaycan'ın evladıysa, yaşadığı veya yaşayabileceği mağduriyet bizim için de derin bir hassasiyet taşır.
Unutmayalım ki bir milletin gerçek gücü, çocuklarının kıyafetlerini birbirine benzetebilmesinde değil; onların bilgi, bilim, ahlak ve erdemle yetişmesini sağlayabilmesindedir.
Geleceğin güçlü Azerbaycan'ını inşa edecek olanlar, bugün okul sıralarında eğitim görmesi gereken çocuklardır.
Onların elinden kalemini, yüreğinden umudunu, zihninden geleceğe dair hayallerini almaya hiç kimsenin hakkı olmamalıdır.
AZERBAYCAN'IN GÜCÜ, MİLLÎ VE MANEVİ DEĞERLERİYLE BİRLİKTE YÜKSELECEKTİR!
Karabağ uğruna hayatını feda eden şehitlerimizi, fedakârlığın ve cesaretin timsali gazilerimizi, onların muhterem ailelerini düşündüğümüzde, bu konunun taşıdığı insani ve vicdani sorumluluk daha da belirginleşmektedir.
Vatanını koruyanların evlatlarının da geleceğe güvenle hazırlanabilmesi, güçlü bir devlet olmanın temel göstergelerindendir.
Uğruna fedakârlık yapılan bir vatanın en kıymetli hazinesi, o vatanın çocuklarıdır.
Azerbaycan'ın bağımsızlığına, egemenliğine ve toprak bütünlüğüne verdiğimiz destek ne kadar samimiyse, Azerbaycanlı kardeşlerimizin temel hak ve özgürlüklerine gösterdiğimiz hassasiyet de o kadar samimidir.
Bizim Azerbaycan sevgimiz, yalnızca onun topraklarına, bayrağına ve tarihine duyduğumuz bağlılıktan ibaret değildir.
Bu sevgi; Azerbaycan'ın insanına, ailelerine, çocuklarına, kültürüne, millî ve manevi değerlerine duyduğumuz muhabbeti de içinde barındırmaktadır.
Kardeşlik, yalnızca sevinçleri paylaşmak değil; gerektiğinde birbirimizin meselelerine sevgi, saygı, samimiyet ve sorumluluk duygusuyla dikkat çekebilmektir.
Bu mesele, Azerbaycan'ın egemenliğini tartışmaya açma veya kardeşliğimize gölge düşürme meselesi değildir.
Aksine, kardeşlik hukukunun gerektirdiği karşılıklı hassasiyetin, vicdani sorumluluğun ve insani dayanışmanın bir ifadesidir.
Çünkü söz konusu olan; bir çocuğun eğitim hakkı, bir ailenin vicdanı ve bir milletin geleceğidir.
SAYIN CUMHURBAŞKANI İLHAM ALİYEV'E SAMİMİ BİR ÇAĞRI
Azerbaycan Cumhurbaşkanı Sayın İlham Aliyev'e, Türkiye'den kardeşlik, hürmet ve muhabbet duygularıyla seslenmek istiyorum.
Sayın Cumhurbaşkanı,
Karabağ'ın kurtuluşuyla Azerbaycan halkının tarihinde önemli bir dönüm noktasına hep birlikte şahit olduk.
Azerbaycan'ın bağımsızlığı, toprak bütünlüğü ve geleceği, Türkiye'deki kardeşleriniz için de her zaman büyük önem taşımaktadır.
Bugün ise kardeş Azerbaycan'da bazı kız çocuklarının başörtüsü nedeniyle eğitim hayatlarında engellerle karşılaştıklarına ilişkin iddialar, Türkiye'de de dikkatle ve hassasiyetle takip edilmektedir.
Sizlerden beklentimiz; söz konusu iddiaların ilgili makamlarca titizlikle araştırılması, varsa mağduriyetlerin gecikmeksizin giderilmesi ve hiçbir çocuğun inancı ile eğitimi arasında tercih yapmak zorunda bırakılmamasıdır.
Okul kıyafetlerine ilişkin düzenlemelerin uygulanmasında, öğrencilerin din ve vicdan özgürlüklerini koruyan; eğitim hakkını güvence altına alan, açık, hakkaniyetli ve ölçülü çözümlerin geliştirilmesi mümkündür.
Bu doğrultuda, özellikle başörtülü öğrencilerin eğitim kurumlarına erişiminin engellenip engellenmediğinin araştırılması, uygulamadaki belirsizliklerin giderilmesi ve bütün okullarda temel hakları gözeten ortak bir yaklaşım benimsenmesi büyük önem taşımaktadır.
Hiçbir kız çocuğunun başındaki örtü, elindeki kitaba; hiçbir öğrencinin inancı, eğitimine ve geleceğine engel olmamalıdır.
Bu konuda göstereceğiniz hassasiyetin, Azerbaycan toplumunda huzurun, karşılıklı güvenin, adalet duygusunun ve millî birlik anlayışının güçlenmesine katkı sağlayacağına inanıyorum.
Böylesine önemli bir meselenin, devletin şefkatini ve adaletini esas alan bir yaklaşımla çözüme kavuşturulmasını içtenlikle temenni ediyorum.
KARDEŞLİĞİMİZİN TEMELİNDE ADALET, MERHAMET VE VİCDAN OLMALIDIR!
Türkiye, geçmişte başörtüsü nedeniyle eğitim hakkının sınırlandırılmasına ilişkin tartışmaların, yaşanan mağduriyetlerin ve bunların toplumsal hayatta bıraktığı derin izlerin şahidi olmuş bir ülkedir.
Eğitim kurumlarının kapılarında yaşanan acıları, gençlerin hayallerinin yarım kalmasını, ailelerin üzüntülerini ve yıllarca süren hak arayışlarını toplumsal hafızamızda hâlâ taşıyoruz.
Bu tecrübeler bize önemli bir hakikati öğretmiştir:
Din ve vicdan özgürlüğü ile eğitim hakkı, birbirinin karşısına çıkarılmamalıdır.
İnsanların inançları ve hayat tercihleri farklı olabilir. Ancak bu farklılıklar, toplumsal huzurun önünde bir engel değil; karşılıklı saygı ve hukuk güvencesi içerisinde birlikte yaşama kültürünün bir parçası olmalıdır.
Bugün kardeş Azerbaycan'da da aynı hassasiyetin gözetilmesini, çocukların eğitim hayatını olumsuz etkileyebilecek uygulamaların yeniden değerlendirilmesini temenni ediyoruz.
Unutmayalım:
Bir devletin büyüklüğü yalnızca ordusunun gücüyle, ekonomik imkânlarıyla veya topraklarının genişliğiyle ölçülmez.
O devletin gerçek büyüklüğü; çocuklarına sunduğu eğitim imkânlarıyla, vatandaşlarının onurunu korumasıyla, adaleti yaşatmasıyla ve temel hak ve özgürlüklere gösterdiği saygıyla da ölçülür.
Güçlü devlet, vatandaşının inancından korkan değil; onun hakkını ve hukukunu güvence altına alan devlettir.
Güçlü toplum, farklılıkları çatışma sebebi hâline getiren değil; ortak değerler etrafında karşılıklı saygıyla yaşayabilen toplumdur.
Bizim arzumuz; güçlü, bağımsız ve müreffeh Azerbaycan'ın, aynı zamanda bütün evlatlarının kendilerini eşit, güvende, huzurlu ve özgür hissettikleri bir ülke olarak yükselmesidir.
Türkiye ile Azerbaycan'ın kardeşliği, tarih boyunca nice zorlukları aşmış köklü bir gönül bağıdır.
Bu kardeşliğin geleceği de ortak tarihimiz kadar adalete, merhamete, insan onuruna ve birbirimizin hukukuna göstereceğimiz saygıya bağlıdır.
Ve son sözümüz, bütün samimiyetimizle şudur:
Bir kız çocuğunun başındaki örtü, elindeki kitaba engel olmasın!
Hiçbir çocuğun okul kapısı, vicdanının ve inancının önünde kapanmasın!
Hiçbir evladımız, inancı ile geleceği arasında tercih yapmak zorunda bırakılmasın!
Çünkü çocukların geleceğini korumak, milletlerin geleceğini korumaktır.
İki devlet, bir millet; ortak tarih, ortak vicdan, ortak gelecek!
Yaşasın Türkiye–Azerbaycan kardeşliği!

9 Ekim 2026 Cuma

BEYTÜLMAL EMANETTİR; KUL HAKKI VE ADALET HER ŞEYİN ÜZERİNDEDİR!

Yüce Rabbimiz Kur’an-ı Kerim’de şöyle buyurmaktadır:

“Kim, kamu malına ihanet ederse, kıyamet günü, hainlik ettiği şeyin günahı, boynuna asılı olarak gelir.” (Âl-i İmrân, 3/161)

Beytülmal; yetimin hakkı, emeklinin alın teri, işçinin emeği, hastanın şifası ve milletin ortak emanetidir. Bu emaneti korumak, yalnızca hukuki bir yükümlülük değil, aynı zamanda ahlaki ve vicdani bir sorumluluktur.

Merhum devlet adamı Hasan Celal Güzel’in yıllar önce dile getirdiği “Benim anladığım mânâda siyasete ‘Zengin girilir, fakir çıkılır’.” sözü, bugün de üzerinde önemle düşünülmesi gereken bir devlet ve siyaset ahlakını hatırlatmaktadır.

Kamuoyuna yansıyan fon soruşturmasında 187 milyar 653 milyon TL tutarında kazanç tespit edildiğine ilişkin açıklamalar, ekonomik hayatta şeffaflığın, etkin denetimin ve adaletin önemini bir kez daha gündeme getirmektedir. İddialar hukuk çerçevesinde titizlikle araştırılmalı, masumiyet karinesi korunmalı ve hukuka aykırılığı kesinleşen işlemler karşılıksız bırakılmamalıdır.

Makamlar geçici, servetler fâni; kul hakkı ve hesap günü ise hakikattir.

Bir tarafta milyarlarca liralık haksız kazanç iddialarının tartışıldığı, diğer tarafta Sudan’da açlıkla, Gazze’de savaş, kuşatma ve yıkımla hayatta kalmaya çalışan milyonlarca masumun bulunduğu bir dünyada; adaleti, merhameti, kul hakkını ve emanete sadakati yeniden hatırlamak, vicdanlarımızla samimi bir muhasebe yapmak zorundayız.

Bu mübarek Cuma’nın; Mescid-i Aksâ’nın ve Kudüs’ün huzura, Gazze ve Filistin’in barışa kavuşmasına, akan kanın ve gözyaşının dinmesine; başta Gazze, Sudan, Doğu Türkistan ve Hindistan olmak üzere dünyanın dört bir yanında zulme uğrayan bütün mazlumların hak ve hürriyetlerine kavuşmasına vesile olmasını Yüce Rabbimizden niyaz ediyorum.

Rabbim, bizleri kul hakkından sakınan, emanete sahip çıkan ve adaletten ayrılmayan kullarından eylesin. Yeryüzünde zulmün yerine adaleti, nefretin yerine merhameti, savaşın yerine barışı hâkim kılsın.

Cumamız mübarek, dualarımız kabul olsun. Âmin.

8 Ekim 2026 Perşembe

Nazilli’ye Adanmış Bir Ömür: Hasan Özdin’e Veda


İnnâ lillâhi ve innâ ileyhi râciûn.

Nazillililer Derneği Başkanı ve Nazilli Ticaret Odası eski başkanlarından, önceki dönem Kültür ve Turizm Bakanımız Sayın Mahir Ünal’ın muhterem kayınpederi, Dr. Aslı Özdin Takmaklı’nın kıymetli babası Hasan Özdin Beyefendi’nin vefatını derin bir teessürle öğrendim.

Ömrü boyunca inandığı değerlere bağlılığı, güzel ahlakı ve Nazilli’mizin sosyal, kültürel ve ekonomik hayatına sunduğu hizmetlerle gönüllerde müstesna bir yer edinen merhum Hasan Özdin Beyefendi’yi rahmet ve hürmetle yâd ediyorum.

Merhuma Cenâb-ı Allah’tan rahmet ve mağfiret; başta kıymetli evlatları Av. Şule Özdin Ünal ve Dr. Aslı Özdin Takmaklı, Sayın Bakanımız Mahir Ünal ve Mustafa Takmaklı olmak üzere bütün aile fertlerine, yakınlarına, dostlarına ve sevenlerine sabr-ı cemil ve başsağlığı diliyorum.

Rabbim taksiratını affeylesin, kabrini nur, makamını âli, mekânını cennet eylesin.

Ruhu şâd, mekânı cennet olsun.

6 Ekim 2026 Salı

Rabbim, Gazeteci-Yazar Cevat Özkaya’ya Şâfî İsmi Hürmetine Şifa İhsan Eylesin

Rabbim, gazeteci-yazar Cevat Özkaya’ya Şâfî ismi hürmetine şifa ihsan eylesin; tedavisini hayırlı neticelere vesile kılsın. Kendisine güç ve afiyet, ailesine ve sevenlerine sabır ve metanet versin.

“Beni yaratan da doğru yola ileten de O’dur. Beni yediren de içiren de O’dur. Hastalandığım zaman bana şifa veren O’dur.” (Şuarâ, 26/78-80)

Yâ Şâfî… Şifa senden. Rabbim dualarımızı kabul, Cevat Özkaya’nın şifasını tez ve daim eylesin. Âmin.

 

Nazilli Devlet Hastanesi Kalp Merkezinin Geliştirilmesine Yönelik Değerlendirme Toplantısı Gerçekleştirildi





05 Ekim 2026

Türkiye Sağlık Enstitüleri Başkanlığı (TÜSEB) Başkanı Prof. Dr. Ümit Kervan, Aydın İl Sağlık Müdürü Dr. Eser Şenkul, Kamu Hastaneleri Hizmetleri Başkanı Dr. Mete Erki, Hastanemiz Başhekimi Op. Dr. Reha Sermet Aygören, Kardiyoloji ve Kalp Damar Cerrahisi uzman hekimlerimiz ile hastane yönetiminin katılımıyla Nazilli Devlet Hastanesi Başhekimliğinde değerlendirme toplantısı gerçekleştirildi. 

Toplantıda; Nazilli Devlet Hastanesi Kalp Merkezinin mevcut hizmet kapasitesi, girişimsel kardiyoloji ve primer PCI hizmetlerinin sürdürülebilirliği, açık kalp cerrahisinin geliştirilmesi, insan kaynağı ve altyapının güçlendirilmesi ile merkezin geleceğe yönelik gelişim modeli kapsamlı olarak ele alındı. 

Bölgesel Bir Kalp Merkezi Hedefi

Toplantıda yapılan değerlendirmelerde, Nazilli Devlet Hastanesinin yalnızca ilçe ölçeğinde hizmet veren bir sağlık tesisi olarak değil; Aydın’ın doğu bölgesi ve çevre ilçelere hizmet sunabilecek güçlü bir kardiyovasküler merkez olarak geliştirilmesinin önemi vurgulandı.

Poliklinik hizmetlerinden girişimsel kardiyolojiye, primer PCI uygulamalarından kalp damar cerrahisine, yoğun bakım ve hasta takibine kadar tüm süreçlerin bütünleşik bir yapı içerisinde yürütülmesinin hedeflendiği belirtildi. Yapıştırılan metin

Kardiyoloji ve Kalp Damar Cerrahisinde Entegre Hizmet Modeli

Kalp Merkezinin sürdürülebilir gelişiminde ekip çalışmasının ve ortak sorumluluk anlayışının temel öneme sahip olduğu ifade edildi. Kardiyoloji ile Kalp Damar Cerrahisi hizmetlerinin birbirinden bağımsız değil, aynı klinik sistemin birbirini tamamlayan bileşenleri olarak yürütülmesi gerektiği vurgulandı. Yapıştırılan metin

Hasta yönetim sürecinin;

Poliklinik → Tanı → Anjiyografi → Heart Team/Kalp Konseyi → Girişimsel tedavi veya cerrahi → Yoğun bakım → Servis → Takip

şeklinde bütüncül bir yaklaşımla ele alınmasının, hasta güvenliği ve hizmet kalitesine önemli katkı sağlayacağı değerlendirildi. Yapıştırılan metin

Açık Kalp Cerrahisi Hizmetleri Kademeli Olarak Geliştirilecek

Nazilli Devlet Hastanesinde açık kalp cerrahisinin güvenli, düzenli ve sürdürülebilir şekilde geliştirilmesinin temel hedeflerden biri olduğu belirtildi.

İlk aşamada güvenli ve devamlılığı olan bir cerrahi programın oluşturulmasının öncelikli olduğu; ekip deneyimi ve altyapının gelişimine paralel olarak koroner bypass cerrahisinin yanı sıra kapak cerrahisi ve diğer ileri kalp damar cerrahisi uygulamalarının da hizmet kapsamına alınabileceği ifade edildi. 

Multidisipliner Yaklaşım ve Kalp Konseyi

Hastaların tedavi planlarının bireysel değil, gerektiğinde multidisipliner değerlendirmeyle belirlenmesinin önemine dikkat çekildi.

Kompleks vakaların Kardiyoloji ve Kalp Damar Cerrahisi ekipleri tarafından ortak olarak değerlendirilmesi, gerektiğinde deneyimli merkezlerle görüş alışverişinde bulunulması ve medikal, girişimsel ya da cerrahi tedavi seçeneklerinin hasta bazında birlikte ele alınması planlandı. 

Eğitim, Deneyim Paylaşımı ve Akademik Gelişim

Kalp Merkezinin gelişim sürecinde hekimlerin ileri girişimsel kardiyoloji, ritim bozuklukları, elektrofizyoloji, pacemaker ve ICD gibi ileri uygulamalarda bilgi ve deneyimlerinin artırılmasının desteklenmesi gerektiği belirtildi.

Deneyimli merkezlerle vaka bazlı eğitim ve iş birliği yapılmasının yanı sıra, klinik faaliyetlerin bilimsel ve akademik çalışmalara dönüştürülmesinin de hekimlerin mesleki gelişimine önemli katkı sağlayacağı değerlendirildi. Hasta Odaklı, Ölçülebilir ve Sürekli Gelişen Bir Sistem

Toplantıda, Kalp Merkezinin başarısının yalnızca yapılan işlem sayılarıyla değil, hastaların tanıdan tedaviye ve takip sürecine kadar bütün sağlık hizmeti yolculuğuyla değerlendirilmesi gerektiği vurgulandı.

Hizmet sonuçlarının düzenli izlenmesi, elde edilen verilerin değerlendirilmesi ve gelişime açık alanların belirlenerek sürekli iyileştirme çalışmalarının yürütülmesinin kurumsal gelişimin önemli bir parçası olacağı ifade edildi. 

Güçlü ve Sürdürülebilir Bir Merkez İçin Ortak Hedef

Toplantının genel değerlendirmesinde; Kardiyoloji, Kalp Damar Cerrahisi, Anesteziyoloji ve Yoğun Bakım, hemşirelik hizmetleri, teknik birimler ve hastane yönetiminin ortak hedef doğrultusunda hareket etmesinin önemine dikkat çekildi.

Nazilli Devlet Hastanesi Kalp Merkezinin hizmet kapasitesinin kademeli olarak geliştirilmesi; kardiyoloji, girişimsel kardiyoloji ve kalp damar cerrahisi hizmetlerinin entegre, ölçülebilir ve sürdürülebilir bir yapı içerisinde yürütülmesi hedefleniyor.

Bu çalışmalarla Nazilli Devlet Hastanesi Kalp Merkezinin, Aydın’ın doğu bölgesi ve çevre ilçeler için güçlü, güvenilir ve tercih edilen bir bölgesel referans merkezi hâline getirilmesi amaçlanıyor. 

3 Ekim 2026 Cumartesi

TEŞEKKÜR: Yeni Yaşıma Başlarken Dostluğun, Vefanın ve Gönül Bağlarının Kıymetini Bir Kez Daha Hissettim


TEŞEKKÜR

Kıymetli dostlarım, değerli arkadaşlarım ve meslektaşlarım;

Doğum günüm vesilesiyle bizzat ziyaret ederek, telefonla arayarak, mesajla ve sosyal medya üzerinden güzel dilek ve temennilerini ileten; arayan, soran ve hatırlayan tüm dost, akraba, arkadaş ve meslektaşlarıma gönülden teşekkür ediyorum.

Her bir mesajınız, güzel sözünüz ve samimi temenniniz benim için ayrı bir değer taşıdı. Hayatın koşuşturması içinde hatırlanmak, dostlukların ve gönül bağlarının yıllar geçse de devam ettiğini görmek, yeni yaşıma başlarken benim için en kıymetli hediyelerden biri oldu.

Her yeni yaş, ömür sermayemizden geçen bir yılın muhasebesini yaparken, bize emanet edilen zamanı ne kadar anlamlı ve faydalı değerlendirebildiğimizi de yeniden düşünme vesilesi oluyor. İnşallah geride bıraktığımız yıllarda ailemize, dostlarımıza, mesleğimize ve insanımıza karşı sorumluluklarımızı hakkıyla yerine getirebilmiş, gönüllerde güzel bir iz bırakabilmişizdir.

Gösterdiğiniz yakınlık, dostluk ve muhabbet için her birinize ayrı ayrı teşekkür ediyorum. Mesajlarına henüz tek tek karşılık veremediğim dostlarım varsa affımı rica ediyorum.

Yüce Rabbim hepimizi sevdiklerimiz ve sevenlerimizle birlikte sağlık, huzur ve mutluluk içinde nice güzel yıllara eriştirsin; dostluğumuzu ve muhabbetimizi daim eylesin, birbirimizin eksikliğini göstermesin.

İyi ki varsınız.

Her birinize sevgi, selam ve hürmetlerimi sunuyor, Allah’a emanet ediyorum.