Bu Blogda Ara

27 Eylül 2026 Pazar

İyi ki merhamet sahibi insanlar var… İyi ki Mehmet Abacı gibi güzel insanlar var!

İstanbul’da Başakşehir Devlet Hastanesi’nde, ardından Kanuni Sultan Süleyman Eğitim ve Araştırma Hastanesi’nde görev yaptığım yıllarda hastamız olarak tanıdığım, o günden bugüne de irtibatımızı hiç kesmediğimiz kıymetli dostumuz Mehmet Abacı Bey…

Onu tanıyanlar, sahipsiz canlara karşı nasıl büyük bir merhamet ve sorumluluk duygusuyla hareket ettiğini çok iyi bilir.

Mehmet Bey, hemen her gün kendi aracıyla yola çıkar; sahipsiz hayvanlar için temin ettiği et, kemik ve diğer yiyecekleri arabasına yükleyerek gece boyunca Başakşehir’den Esenyurt’a, gerektiğinde Silivri ve Çatalca’ya kadar uzanan geniş bir bölgede sahipsiz hayvanlara muntazam şekilde dağıtır. Yalnızca karınlarını doyurmakla kalmaz; sularını temin eder, hasta veya yaralı gördüğü hayvanları bulunduğu yerden alarak veteriner hekimlere götürür, tedavileriyle yakından ilgilenir.

Bütün bunları herhangi bir karşılık, takdir ya da görünürlük beklemeden, yıllardır büyük bir fedakârlık ve merhametle sürdürüyor.

İyilik bazen büyük sözlerle değil; gecenin bir vaktinde bir canlının önüne bırakılan bir kap yemek, bir tas su ve hasta bir hayvanı çaresiz bırakmamakla kendisini gösteriyor.

Mehmet Abacı Bey’in yıllardır sessiz sedasız sürdürdüğü bu güzel gayreti gönülden takdir ediyor; kendisine sağlık, güç ve bereket diliyorum.

Rabbim yaptığı her iyiliği, doyurduğu ve şefkat gösterdiği her canı hanesine hayır olarak yazsın.

İyi ki merhamet sahibi insanlar var. İyi ki Mehmet Abacı gibi güzel insanlar var.

'Dikili ağacım dahi yok!'

Kamu görevinde makam geçicidir; geriye bırakılan asıl miras, emanete nasıl sahip çıkıldığıdır.

Merhum Hasan Celal Güzel’in 2013 yılında kaleme aldığı bu satırlar, “beytülmal” hassasiyetinin ne demek olduğunu son derece çarpıcı bir şekilde anlatıyor.

Allah rahmet eylesin; mekânı cennet olsun.

 

25 Eylül 2026 Cuma

25 Eylül Dünya Eczacılar Günü Kutlu Olsun


Sağlık hizmeti, farklı meslek gruplarının bilgi, tecrübe ve sorumluluklarını ortak bir amaç doğrultusunda bir araya getirdiği büyük bir ekip çalışmasıdır. Bu ekibin vazgeçilmez unsurlarından biri de eczacılarımızdır.

Eczacılık; yalnızca ilacın temin ve teslim edildiği bir alan değil, ilacın doğru hastaya, doğru zamanda, uygun koşullarda ve güvenli biçimde ulaştırılmasını sağlayan bilimsel ve mesleki bir sorumluluktur. İlaç güvenliği, uygun saklama koşullarının sağlanması, doz ve etkileşimlerin değerlendirilmesi, stok ve tedarik yönetimi, soğuk zincirin korunması, akılcı ilaç kullanımı ve hastaların doğru bilgilendirilmesi gibi pek çok süreçte eczacılarımızın bilgi ve deneyimi, sağlık hizmetinin kalitesine doğrudan katkı sağlamaktadır.

Hekimlik ve sağlık yöneticiliği görevlerim sırasında, özellikle hastane hizmetlerinin yoğun temposu içerisinde eczacılarımızın ne kadar önemli bir sorumluluk üstlendiklerine defalarca şahit oldum. Bir ilacın zamanında temin edilmesinden kritik stokların yönetimine, tedavinin kesintiye uğramamasından hasta güvenliğinin korunmasına kadar çoğu zaman görünmeyen, ancak son derece kıymetli bir emeğin sahibidirler.

Bu nedenle eczacılığı, sağlık hizmetinin yalnızca destekleyici bir unsuru değil; hasta güvenliği ve etkin tedavinin temel paydaşlarından biri olarak görüyorum.

Başta Nazilli Devlet Hastanesinde birlikte görev yaptığımız değerli eczacı arkadaşlarımız olmak üzere, ülkemizin dört bir yanında bilgi, dikkat, sabır ve özveriyle insan sağlığına hizmet eden tüm eczacılarımızın 25 Eylül Dünya Eczacılar Günü’nü gönülden kutluyorum.

Mesleklerini bilimsel bilginin ışığında ve etik değerlerden ödün vermeden sürdüren tüm eczacılarımıza emekleri ve sağlık sistemimize kattıkları değer için teşekkür ediyor; sağlık, huzur ve başarılarla dolu nice yıllar diliyorum.

İyi ki varsınız.

“Bir gece, kendisine âyetlerimizden bir kısmını gösterelim diye kulunu Mescid-i Harâm’dan, çevresini mübarek kıldığımız Mescid-i Aksâ’ya götüren Allah’ın şanı yücedir.” (İsrâ, 17/1)


Yüce Rabbimiz Kur’ân-ı Kerîm’de şöyle buyurmaktadır:

“Bir gece, kendisine âyetlerimizden bir kısmını gösterelim diye kulunu Mescid-i Harâm’dan, çevresini mübarek kıldığımız Mescid-i Aksâ’ya götüren Allah’ın şanı yücedir.” (İsrâ, 17/1)

Kudüs ve Mescid-i Aksâ; yalnızca bir şehir ve bir mabet değil, peygamberlerin hatırasını taşıyan, üç semavî din için büyük önem arz eden ve asırlardır insanlığın ortak hafızasında yer alan mukaddes bir emanettir.

Tarihimizde bu emanete sahip çıkma iradesinin dikkat çekici örneklerinden biri de Sultan II. Abdülhamid döneminde görülmüştür. Theodor Herzl öncülüğündeki Siyonist hareketin Filistin’de bir Yahudi yurdu kurulmasına yönelik girişimleri karşısında Osmanlı yönetimi, Filistin’in siyasî statüsünü koruyan bir politika izlemiş; II. Abdülhamid bu yöndeki talepleri kabul etmemiştir.

Tarih bize hatırlatmaktadır ki vatan yalnızca üzerinde yaşadığımız toprak değil; geçmişten devraldığımız ve gelecek nesillere karşı sorumluluğunu taşıdığımız bir emanettir. Kudüs ise bu emanet şuurunun, adaletin ve birlikte yaşama idealinin en güçlü sembollerinden biridir.

Bugün bize düşen; geçmişin hatırasını yaşatırken adaletten ayrılmamak, hiçbir insanın canını, inancını ve haysiyetini değersiz görmemek; kimden gelirse gelsin zulmün karşısında, kim olursa olsun mazlumun yanında durmaktır.

Bu mübarek Cuma’nın; Mescid-i Aksâ’nın ve Kudüs’ün huzura kavuşmasına, Gazze ve Filistin’de akan kan ve gözyaşının dinmesine; başta Gazze, Sudan, Doğu Türkistan ve Hindistan olmak üzere dünyanın neresinde olursa olsun zulme uğrayan bütün mazlumların hak ve hürriyetlerine kavuşmasına vesile olmasını Yüce Allah’tan niyaz ediyorum.

Rabbim bizlere emanete sadakat göstermeyi, hakkı ve adaleti gözetmeyi; zulme karşı merhameti, haksızlığa karşı hakkaniyeti hâkim kılmayı nasip eylesin.

Cuma’nız mübarek olsun.

18 Eylül 2026 Cuma

“Şüphesiz Allah, adaleti, iyilik yapmayı ve yakınlara yardım etmeyi emreder; hayâsızlığı, fenalık ve azgınlığı da yasaklar. O, düşünüp tutasınız diye size öğüt verir.” (Nahl, 16/90)


Yüce Rabbimiz şöyle buyurmaktadır:

“Şüphesiz Allah, adaleti, iyilik yapmayı ve yakınlara yardım etmeyi emreder; hayâsızlığı, fenalık ve azgınlığı da yasaklar. O, düşünüp tutasınız diye size öğüt verir.” (Nahl, 16/90)

Adalet, merhamet ve iyilik; yalnızca bireysel hayatımızın değil, huzurlu bir toplumun ve barış içinde bir dünyanın da temelidir. Mümin, haksızlığa kayıtsız kalmayan; mazlumun derdiyle dertlenen, imkânı ölçüsünde iyiliği çoğaltmaya ve kötülüğe engel olmaya gayret eden kişidir.

Bugün Gazze başta olmak üzere Filistin’de, Doğu Türkistan’da, Sudan’da, Arakan’da ve dünyanın farklı coğrafyalarında zulüm altında yaşayan milyonlarca insanın feryadı, hepimizin vicdanına yönelmiş bir çağrıdır. Akan her damla kan, sönen her umut ve yıkılan her yuva; insanlığın adalet ve merhamet sorumluluğunu bir kez daha hatırlatmaktadır.

Bu mübarek Cuma gününün hürmetine; zulüm altında yaşayan bütün mazlumlara nusret ve ferahlık ihsan etmesini, haksızlıkların sona ermesini, akan kanın ve gözyaşının dinmesini ve yeryüzünde adaletin, merhametin, barışın ve huzurun hâkim olmasını Yüce Rabbimizden niyaz ediyorum.

Cumanız mübarek olsun.

Selâm ve dua ile…

17 Eylül 2026 Perşembe

Celal Kara’ya Verilen Sağlık Raporları Sürecinden İfade Özgürlüğü Kararına: Manevi Tazminat Davası Dr. Akif Akça Lehine Sonuçlandı

Celal Kara’ya Verilen Sağlık Raporları Sürecinden İfade Özgürlüğü Kararına

Bazı dosyalar yalnızca bir dava dosyası değildir.

Bir dönemin tartışmalarını, kamu görevlilerinin sorumluluğunu, yapılan itirazları ve yıllar sonra verilen yargı kararlarını aynı çizgide buluşturur.

İstanbul Bölge Adliye Mahkemesi 4. Hukuk Dairesinin 09.09.2026 tarihli kararı da benim açımdan böyle bir sürecin önemli halkalarından biri oldu.

Olayın arka planı 2014 yılına uzanıyor.

Kanuni Sultan Süleyman Eğitim ve Araştırma Hastanesinde, FETÖ/PDY kapsamında meslekten ihraç edilen ve halen firari olarak aranan özel yetkili savcı Celal Kara’ya düzenlenen ameliyat ve istirahat raporları, daha sonra idari incelemelere konu edildi.

Dava kapsamında sunduğum savunmada; raporların düzenlenme biçimi, ameliyat ve patoloji kayıtları arasındaki uyumsuzluklar ile devam raporunun farklı bir hekim tarafından verilmesi gibi hususların incelemeye alındığını belirttim.

İstanbul Valiliğinin 13.04.2017 tarihli inceleme oluru kapsamında görevlendirilen ön incelemeci de süreçte bazı uyumsuzluklar tespit etmiş ve konunun daha ileri incelemeye tabi tutulması yönünde tevdi raporu hazırlamıştı.

Bu süreçle ilgili yaptığım sosyal medya paylaşımları nedeniyle Dr. Necati Taşkın tarafından hakkımda 50.000 TL manevi tazminat davası açıldı.

Aynı paylaşımlar nedeniyle yürütülen ceza davasında ise Bakırköy 13. Asliye Ceza Mahkemesi hakkımda beraat kararı verdi.

Karar, İstanbul Bölge Adliye Mahkemesi 24. Ceza Dairesinin istinaf ve Yargıtay 4. Ceza Dairesinin temyiz incelemelerinden geçerek 24 Haziran 2025’te kesinleşti.

Ardından Bakırköy 1. Asliye Hukuk Mahkemesi de 02.12.2025 tarihinde manevi tazminat davasını reddetti.

Davacı taraf kararı istinafa taşıdı.

Dosya, İstanbul Bölge Adliye Mahkemesi 4. Hukuk Dairesinin önüne geldi.

Daire, dava konusu ifadeleri bir bütün olarak değerlendirdi.

Ve kararın gerekçesinde:

söz konusu ifadelerin eleştirel mahiyette olduğu, hakaret niteliği taşımadığı, kişisel değer yargısı kapsamında bulunduğu ve ifade özgürlüğü sınırları içerisinde kaldığı kabul edildi.

Bu gerekçeyle davacının istinaf başvurusu, HMK 353/1-b/1 maddesi uyarınca esastan reddedildi.

Böylece Bakırköy 1. Asliye Hukuk Mahkemesinin davanın reddine ilişkin kararı korunmuş oldu.

İstanbul BAM 4. Hukuk Dairesinin 09.09.2026 tarihli kararıyla hakkımda açılan manevi tazminat davası lehime sonuçlandı.

Karar, HMK 362/1-a maddesi gereğince miktar itibarıyla kesin olarak verildi.

Bu dosyanın benim açımdan anlamı yalnızca bir davanın lehime sonuçlanmış olması değildir.

Asıl önemli olan, kamuoyunu ilgilendiren bir konuda yapılan eleştirinin hukuki sınırlar içinde değerlendirilmiş olmasıdır.

Mahkeme, eleştiriyi hakaretle eşitlemedi.

Kişisel değer yargısı ile kişilik hakkına saldırı arasındaki çizgiyi ayırdı.

İfade özgürlüğünün yalnızca hoşa giden sözleri değil; rahatsız eden, sorgulayan ve tartışma yaratan düşünceleri de kapsayabileceğini ortaya koydu.

Hukuk devleti tam da burada anlam kazanır.

Eleştiri susturulacak bir tehdit değil; demokratik toplumda hukuk sınırları içinde korunması gereken bir haktır.


 

Adnan Menderes, Fatin Rüştü Zorlu ve Hasan Polatkan’ı 65. Yılında Rahmetle Anıyorum

Bugün, Türkiye’nin demokrasi ve hukuk tarihinde derin izler bırakan acı hadiselerden birinin üzerinden 65 yıl geçti.

27 Mayıs 1960 askerî darbesiyle Demokrat Parti iktidarına son verildi; Cumhurbaşkanı Celâl Bayar, Başbakan Adnan Menderes, bakanlar ve milletvekilleri tutuklandı ve Yassıada’da yargılandı.

Bu sürecin sonunda Dışişleri Bakanı Fatin Rüştü Zorlu ve Maliye Bakanı Hasan Polatkan 16 Eylül 1961’de, Başbakan Adnan Menderes ise 17 Eylül 1961’de İmralı Adası’nda idam edildi.

1899 yılında Aydın’da dünyaya gelen Adnan Menderes, 1931’de Aydın Milletvekili olarak TBMM’ye girdi. Demokrat Parti’nin “Yeter, söz milletindir!” sloganıyla yürüttüğü 1950 seçimlerinin ardından yaklaşık on yıl Türkiye Cumhuriyeti Başbakanlığı görevini üstlendi.

Menderes’in son anlarına ilişkin kayıtlarda, idam kararı kendisine okunduğunda;

“Allah milletimize zeval vermesin.”

dediği aktarılmaktadır.

Cumhuriyet Arşivi’nde yer alan vasiyet zaptında ise şu ifadeler bulunmaktadır:

“Hayata veda etmek üzere olduğum şu anda devletim ve milletime ebedî saadetler dilerim. Bu anda karımı ve çocuklarımı şefkatle anıyorum.”

Adnan Menderes, 17 Eylül 1961 günü İmralı Adası’nda idam edildi.

Aradan 65 yıl geçti.

Ancak 27 Mayıs darbesi, Yassıada yargılamaları ve bir Başbakan ile iki bakanın idam edilmesi; Türkiye’nin demokrasi, hukuk ve siyasi hayatında bıraktığı derin izlerle hafızalardaki yerini koruyor.

Geçmişi hatırlamanın anlamı yalnızca yaşanan acıları anmak değildir. Aynı zamanda demokrasinin, hukukun üstünlüğünün, adil yargılanma hakkının ve millet iradesinin kıymetini gelecek nesillere aktarabilmektir.

Siyasetçiler eleştirilebilir.

Hükûmetler değişebilir.

İktidarlar seçimle gelip seçimle gidebilir.

Ancak hiçbir siyasi ihtilafın çözümü askerî müdahale ve darağacı olmamalıdır.

Millet iradesinin üstünlüğü ve hukukun egemenliği, geçmişin acı tecrübelerinden çıkaracağımız en önemli derslerden ve gelecek nesillere bırakacağımız en kıymetli miraslardan biri olmalıdır.

11 Nisan 1990’da kabul edilen 3623 sayılı Kanunla Adnan Menderes, Fatin Rüştü Zorlu ve Hasan Polatkan’ın hukukî itibarları iade edildi; naaşları 17 Eylül 1990’da, idamlarından 29 yıl sonra, devlet töreniyle İstanbul’daki Anıt Mezar’a nakledildi.

2020 yılında kabul edilen 7248 sayılı Kanunla da Yüksek Adalet Divanının hukukî dayanağını oluşturan hükümler geçmişe etkili olarak yürürlükten kaldırıldı; hükümsüz hâle gelen kararların adlî sicil ve arşiv kayıtlarından silinmesi hükme bağlandı.

Bu duygu ve düşüncelerle;

Aydın’ın yetiştirdiği devlet adamı, Türkiye Cumhuriyeti’nin Başbakanlarından Adnan Menderes’i; Dışişleri Bakanı Fatin Rüştü Zorlu’yu ve Maliye Bakanı Hasan Polatkan’ı, idam edilişlerinin 65. yılında rahmet, minnet, saygı ve hürmetle yâd ediyorum.

Mekânları cennet, ruhları şâd olsun.

Demokrasinin, hukukun üstünlüğünün ve millet iradesinin bir daha hiçbir şart altında kesintiye uğramaması temennisiyle…

Kaynak Notları

  1. TBMM: Adnan Menderes’in biyografisi; 1899 Aydın doğumu ve 1931’de milletvekilliğine seçilmesi.
  2. TBMM – Meclis Haber: Demokrat Parti’nin 1950 seçimleri ve “Yeter, söz milletindir!” sloganı.
  3. Anadolu Ajansı / TRT Haber: 16–17 Eylül 1961 infazları ile Menderes’in son anlarına ilişkin anlatımlar.
  4. Cumhuriyet Arşivi belgelerini aktaran TRT Haber: Menderes’in vasiyet zaptındaki ifade.
  5. TBMM – 3623 sayılı Kanun: Hukukî itibarların iadesi.
  6. Resmî Gazete – 7248 sayılı Kanun: Yüksek Adalet Divanına ilişkin 2020 düzenlemesi.