Bir milletin büyüklüğü yalnızca kazandığı zaferlerle değil; o zaferleri mümkün kılan insanların ahlakıyla, fedakârlığıyla, inancıyla ve gelecek nesillere bıraktığı manevi mirasla ölçülür.
Tarihimizin en çetin imtihanlarından biri olan Çanakkale, yalnızca askerî bir zafer değil; aynı zamanda iman, cesaret, sabır, fedakârlık ve vatan sevgisinin destanıdır.
Bu destanın unutulmaz kahramanlarından biri de Seyit Ali Çabuk, namıdiğer Koca Seyit Onbaşıdır.
1889 yılında Balıkesir’in Havran ilçesine bağlı, o dönemde Manastır adıyla bilinen köyde dünyaya gelen Koca Seyit, tarihin kendisine yüklediği büyük sorumluluğu 18 Mart 1915 günü Rumeli Mecidiye Tabyası’nda omuzlamıştır.
Düşman donanmasının yoğun bombardımanı sırasında tabyadaki topun mermi kaldırma düzeneği kullanılamaz hâle gelmişti.
İşte o kritik anda Koca Seyit, silah arkadaşlarının da yardımıyla, tarihî anlatılarda yaklaşık 276 kilogram olarak ifade edilen ağır top mermisini sırtlayarak topa yerleştirdi.
Türk topçusunun ateşi karşısında ağır kayıplar veren İtilaf donanmasının Ocean zırhlısı da daha sonra Nusret Mayın Gemisi’nin döşediği mayınlardan birine çarparak battı.
Koca Seyit o gün yalnızca ağır bir top mermisini değil; bir milletin istiklal umudunu, vatan sevgisini ve hür yaşama iradesini de omuzlarında taşıdı.
Fakat onun asıl büyüklüğünü anlamak için yalnızca savaş meydanına bakmak yetmez.
Bir de savaş sonrasındaki hayatına, geçim mücadelesine, tevazusuna ve kendisine sunulan imkânlar karşısındaki tutumuna bakmak gerekir.
Çünkü Koca Seyit’in hayatı, kahramanlığın yalnızca savaşta değil, insanın şahsiyetinde de yaşaması gerektiğini hatırlatmaktadır.
BİR KAHRAMANIN EVİNE DÖNÜŞÜ: TANINMAYAN BABA
Nermin Hanım Zeytinliği tarafından hazırlanan ve Koca Seyit’in hatıralarını yaşatan müzenin ziyaret edildiği videoda, kahramanımızın kızı Ayşe’nin torunu Muhammet Yıkar, ailesinden dinlediği son derece dokunaklı hatıraları anlatıyor.
Yıkar’ın Anadolu Ajansı ve TRT Haber’e de aktardığı aile rivayetine göre Koca Seyit, uzun askerlik yıllarının ardından köyüne yürüyerek, 13 günde ulaşır.
Gece vakti geldiğinde hemen evinin kapısını çalmaz.
Yıllarca kendisinden haber alamayan eşinin yeniden evlenmiş olabileceğini düşünerek sabahı bekler.
Sabah kapıyı çaldığında karşısına küçük kızı Ayşe çıkar.
Ancak çocuk, karşısındaki uzun boylu, saçları ve sakalları uzamış yabancının kendi babası olduğunu anlayamaz.
Annesine, kapıda tanımadığı ve korktuğu bir adam bulunduğunu söyler.
Eşi de yıllar sonra karşısında gördüğü Seyit’e inanmakta güçlük çeker.
Ailesi onun hayatta olduğundan ümidini kesmiştir.
Düşününüz…
Bir milletin istiklal mücadelesinde destan yazan kahraman, yıllar sonra evine döndüğünde kendi evladı tarafından tanınamamaktadır.
Ne gösterişli bir karşılama beklemektedir ne de kahramanlığı karşılığında bir servet…
Ne şöhret peşindedir ne makam…
Tek arzusu ailesine kavuşmak, toprağına dönmek ve alın teriyle hayatını sürdürmektir.
İşte bu manzara, Çanakkale kahramanlarının yalnızca cephede değil, cephe gerisinde de ne büyük bedeller ödediğini göstermektedir.
ATATÜRK İLE GÖRÜŞMESİ: “BİZ O ZAMAN GÖREVİMİZİ YAPTIK, MAAŞ İÇİN DEĞİL”
Koca Seyit’in hayatındaki en anlamlı hatıralardan biri de Gazi Mustafa Kemal Atatürk ile görüşmesine ilişkin aile anlatısıdır.
Muhammet Yıkar’ın naklettiğine göre Atatürk, Havran’a yaptığı bir ziyaret sırasında Çanakkale kahramanı Seyit Onbaşı’yı görmek ister.
Görevliler onu aramaya koyulur.
Koca Seyit ise geçimini sağlamak için dağda, odun ve kömür işleriyle uğraşmaktadır.
Bulunduğunda üzerindeki kıyafetler yıpranmış, ayakkabıları eskimiştir.
Aile hatırasına göre nahiye müdürü, Koca Seyit’i tıraş ettirip temizlenmesini sağlar. Hatta kendisine kendi ceketini giydirir.
Ancak ceket, iri yapılı Koca Seyit’e küçük gelir; kolları kısa kalır.
Bu ayrıntı bile insanın yüreğine dokunmaktadır.
Çanakkale’de düşman donanmasına karşı tarihî bir mücadele vermiş kahraman, yıllar sonra geçimini sağlamak için çalışmakta ve devletin en üst makamıyla görüşmeye giderken giyecek uygun bir ceketi dahi bulunmamaktadır.
Torununun aktardığına göre Atatürk, görüşme sırasında Koca Seyit’e maaş bağlatmayı teklif eder.
Koca Seyit’in aile hafızasında muhafaza edilen cevabı ise bugün üzerinde derinlemesine düşünmemiz gereken bir ahlak anlayışını yansıtır:
“Hayır Paşam, biz o zaman görevimizi yaptık, maaş için değil.”
Kendisi için düzenli bir maaş istemeyen Koca Seyit, geçimini sağladığı odun ve kömür işleri sırasında orman görevlileriyle yaşadığı güçlükleri dile getirir.
Burada önemli bir ayrımı özellikle vurgulamak isterim:
Bir gazinin devletinden maaş, sosyal güvence ve geçimini sağlayacak destek alması son derece meşru bir haktır.
Hatta devletin, vatanı için fedakârlık yapan insanlara ve ailelerine sahip çıkması bir vefa ve adalet borcudur.
Koca Seyit’in şahsi kanaatkârlığı, devletin gazilerine karşı sorumluluğunu ortadan kaldırmaz.
Bununla birlikte, aile hafızasında yaşatılan bu cevap, vatan hizmetini şahsi menfaat hesabına dönüştürmeyen bir şahsiyetin ahlaki duruşunu göstermektedir.
Çünkü onun anlayışında vatan sevgisi, maddi karşılıkla ölçülecek bir değer değildir.
CEPHEDE KAHRAMAN, HAYATTA ALIN TERİYLE GEÇİNEN BİR İNSAN
Savaş meydanlarında gösterdiği büyük cesarete rağmen Koca Seyit’in sonraki yılları refah ve rahatlık içerisinde geçmemiştir.
Odunculuk yapmış, kömür üretip satmış, zeytin ve zeytinyağı işleriyle uğraşmış, fabrikada hamallık yaparak ailesinin geçimini sağlamaya çalışmıştır.
Kendisini tanıyanların ve yakınlarının aktardıkları, onun çalışkanlığına, tevazusuna ve kahramanlığını sürekli öne çıkarmayan şahsiyetine işaret etmektedir.
Nitekim 1936 yılında Cumhuriyet gazetesine verdiği mülakatta Çanakkale’deki hadiseyi ve sonradan çekilen meşhur fotoğrafının hikâyesini de anlatmıştır.
Savaş sırasında sırtladığı ağır mermiyi, fotoğraf çekilmek istendiğinde yeniden kaldıramadığını; fotoğraf için merminin boşaltıldığını belirtmiştir.
Onun cesaretini değerli kılan yalnızca bedensel kuvveti değildir.
Asıl değer, vatanın tehlikede olduğu bir anda kendi hayatını ikinci plana atarak görevini yerine getirmesidir.
1939 yılında zatürreye yakalanan Koca Seyit, 1 Aralık günü, henüz 50 yaşındayken hayata veda etmiştir.
Bugün Havran’da kendi adını taşıyan köydeki mütevazı mezarı ve başucunda dalgalanan al bayrağımız, bizlere büyük bir kahramanlığın yanı sıra derin bir ahlak ve vefa mirasını hatırlatmaktadır.
O, geride büyük servetler, ihtişamlı konaklar veya siyasi unvanlar bırakmamıştır.
Fakat bir milletin gönlüne sığmayacak kadar büyük bir şeref ve itibar bırakmıştır.
PEKİ BUGÜN BİZ NEREDEYİZ?
İşte asıl vicdan muhasebemiz burada başlamaktadır.
Bir tarafta, vatanı için hayatını ortaya koymuş, savaş sonrasında geçimini alın teriyle sağlamaya çalışmış Koca Seyit…
Diğer tarafta günümüzde kamuoyunun gündeminden düşmeyen fon dolandırıcılığı iddiaları, yolsuzluk soruşturmaları, kayırmacılık tartışmaları, kamu kaynaklarının kullanımına ilişkin soru işaretleri ve makamların şahsi menfaat uğruna kullanılmasına yönelik eleştiriler…
Bu iki manzarayı yan yana düşündüğümüzde insanın sormadan edemediği soru şudur:
Bu vatanı bize emanet eden insanların fedakârlığına, ahlakına ve taşıdıkları sorumluluk duygusuna gerçekten layık olabiliyor muyuz?
Elbette geçmişin bütün insanlarını kusursuz, bugünün bütün yöneticilerini ise aynı ölçüde sorumsuz görmek doğru değildir.
Bugün de görevini dürüstlükle yapan, milletin bir kuruşunu korumak için büyük hassasiyet gösteren, devletin imkânlarını kamu yararına kullanan çok sayıda siyasetçimiz, yöneticimiz ve kamu çalışanımız bulunmaktadır.
Böyle insanlarımızın hakkını teslim etmek, adaletin gereğidir.
Ancak hangi makamda bulunursa bulunsun, kamu yetkisini kişisel zenginleşmenin aracı hâline getiren, kendisine emanet edilen kaynakları hukuka aykırı biçimde kullanan veya yakınlarına haksız menfaat sağlayan herkes, hem hukuk hem de millet vicdanı karşısında hesap vermelidir.
İddialar elbette bağımsız ve tarafsız biçimde araştırılmalı; suçluluk, somut delillere ve hukuka göre belirlenmelidir.
Çünkü adalet yalnızca haksız kazancın önlenmesini değil, masum insanların haksız yere suçlanmamasını da gerektirir.
Kamu görevi bir ganimet kapısı değildir. Siyasi makamlar şahsi servet edinme vasıtası değildir. Devletin imkânları ise hiç kimsenin özel mülkü değildir.
Milletin kendisine emanet ettiği yetkiyi kullanan herkes, o yetkinin hesabını vermekle yükümlüdür.
BEYTÜLMAL: MİLLETİN ORTAK HAKKI VE GELECEK NESİLLERİN EMANETİ
Yüce Rabbimiz Kur’an-ı Kerim’de şöyle buyurmaktadır:
“Allah size, emanetleri mutlaka ehline vermenizi ve insanlar arasında hükmettiğiniz zaman adaletle hükmetmenizi emreder.”
(Nisâ Suresi, 4/58)
Bu ayet-i kerime yalnızca bireysel ilişkilerimize değil; toplumsal hayatımıza, kamu yönetimine ve adalet anlayışımıza da ışık tutmaktadır.
Çünkü devlet yönetiminde kullanılan her yetki, millete karşı üstlenilmiş bir emanettir.
Beytülmal; yetimin hakkı, emeklinin ekmeği, işçinin alın teri, hastanın şifası, öğrencinin geleceği, şehit ve gazilerimizin bizlere bıraktığı vatanın ortak servetidir.
Bir hastanenin ihtiyaç duyduğu tıbbi cihazda, bir okulun eksik dersliğinde, bir emeklinin geçim sıkıntısında ve bir gencin eğitim imkânlarında kamu kaynaklarının nasıl kullanıldığının doğrudan karşılığı vardır.
Bu nedenle kamu kaynaklarının israfı, yalnızca bütçe rakamlarında görülen bir kayıp değildir.
Bazen bir hastanın zamanında alamadığı hizmet, bazen bir öğrencinin yoksun kaldığı fırsat, bazen de toplumun geleceğinden eksilen bir imkândır.
Kamu malının korunması; siyasetin, bürokrasinin ve toplumun ortak ahlaki sorumluluğudur.
Hiç kimse makamını, nüfuzunu veya siyasi yakınlıklarını kamu kaynaklarından haksız yararlanmanın gerekçesi hâline getiremez.
Hiç kimse kendisine emanet edilen yetkiyi şahsi çıkarı için kullanma hakkına sahip değildir.
Beytülmale sadakat, yalnızca hukuka uygun davranmak değil; milletin hakkını kendi hakkımızdan daha büyük bir hassasiyetle koruyabilmektir.
SİYASETİN VE KAMU YÖNETİMİNİN İTİBARI NEREDEDİR?
Bir toplumda siyasetin itibarı yalnızca kazanılan seçimlerle, yapılan yatırımlarla veya kullanılan güçlü ifadelerle ölçülemez.
Asıl itibar; adaletle, liyakatle, dürüstlükle, şeffaflıkla ve hesap verebilirlikle kazanılır.
Bir yöneticinin değeri makam odasının büyüklüğünde değil, o makamdan ayrıldığında geride bıraktığı güven ve hizmettedir.
Bir siyasetçinin itibarı sahip olduğu servette değil, milletin hakkını koruma konusundaki kararlılığındadır.
Bir kamu görevlisinin gerçek başarısı ise yalnızca kullandığı yetkilerle değil, o yetkileri kullanırken gösterdiği ahlaki sorumlulukla anlaşılır.
Koca Seyit’in hayatını bugünün yönetim anlayışı açısından düşündüğümüzde karşımıza son derece önemli bir ilke çıkmaktadır:
Vatan için fedakârlık yapmak ne kadar büyük bir erdemse, vatanın imkânlarını dürüstlükle yönetmek de o kadar büyük bir sorumluluktur.
Bu nedenle siyaset ve kamu yönetimi, kişisel menfaatin değil, millet hizmetinin alanı olmalıdır.
Makamlar yükseldikçe tevazu azalmamalı; yetkiler arttıkça hesap verme sorumluluğu da artmalıdır.
KOCA SEYİT’İN BİZE BIRAKTIĞI ASIL MİRAS
Koca Seyit’in hayatı bize yalnızca savaş meydanında nasıl kahraman olunacağını öğretmiyor.
Aynı zamanda zaferden sonra nasıl mütevazı kalınacağını, millet sevgisinin kişisel menfaatin üzerine nasıl çıkarılacağını ve insanın alın teriyle nasıl onurlu bir hayat sürebileceğini hatırlatıyor.
Bugün Havran’daki mezarına baktığımızda, mütevazı bir kabir ve başucunda dalgalanan Türk bayrağı görüyoruz.
Fakat o mezarın taşıdığı manevi anlam, dünyadaki pek çok ihtişamlı yapıdan daha büyüktür.
Çünkü insanın gerçek zenginliği, geride bıraktığı servet değil; millete yaptığı hizmet, koruduğu emanet ve kazandığı hayır dualarıdır.
Koca Seyit, tarihî anlatıda 276 kilogram olarak anılan top mermisini sırtında taşıdı.
Bugün kamu sorumluluğu üstlenen herkes ise milletin kendisine yüklediği emanetin ağırlığını vicdanında taşıyabilmelidir.
Çünkü vatanseverlik yalnızca bayrak taşımak, hamasi nutuklar atmak veya tarihî kahramanlarımızı törenlerde anmak değildir.
Vatanseverlik; kamu malına sahip çıkmak, kul hakkından sakınmak, adaletten ayrılmamak, liyakati esas almak ve milletin bir kuruşunu dahi kendi malımızdan daha büyük bir hassasiyetle koruyabilmektir.
Bugün Koca Seyit’i anarken hepimizin kendisine sorması gereken soru şudur:
Bizler, onların canları pahasına koruyup emanet ettiği bu vatanı, aynı ahlak ve sorumluluk anlayışıyla gelecek nesillere bırakabiliyor muyuz?
Bu sorunun cevabı yalnızca geçmişe duyduğumuz saygıyı değil, geleceğe karşı taşıdığımız sorumluluğu da belirleyecektir.
Unutmayalım:
Makamlar geçici, servetler fanidir.
Kalıcı olan; adalet, dürüstlük, milletin duası ve geride bırakılan temiz bir isimdir.
Koca Seyit’in omuzlarında yükselen Çanakkale ruhu, bugün de vicdanlarımızda yaşamaya devam etmelidir.
Başta Gazi Mustafa Kemal Atatürk olmak üzere Çanakkale’de ve vatanımızın bütün cephelerinde mücadele eden aziz şehitlerimizi ve ebediyete irtihal eden kahraman gazilerimizi rahmet, minnet ve hürmetle yâd ediyorum.
Ruhun şad, makamın âli olsun Koca Seyit!
Mekânınız cennet olsun, bu aziz vatanın fedakâr kahramanları!
Rabbim bizleri milletin emanetine ihanet etmekten, kul hakkına girmekten ve adaletten ayrılmaktan muhafaza eylesin.
Editörün tarihî notu: 276 kilogram, Koca Seyit hakkında yerleşmiş geleneksel ağırlık bilgisidir. Mühimmatın teknik özelliklerini inceleyen bazı araştırmalarda 215 kilogram değerlendirmesi de yapılmaktadır. Ayrıca Muhammet Yıkar'ın anlattığı eve dönüş ve Atatürk'le görüşme ayrıntıları, yazılı belgelerle tümüyle doğrulanmış konuşma tutanakları değil, kuşaktan kuşağa aktarılan aile hatıralarıdır. Atatürk'ün Havran ziyaretine ilişkin farklı tarihlerin verilmesi nedeniyle görüşmenin yılı kesin olarak belirtilmemiştir.






.png)