Uluslararası Ceza Mahkemesi yargıçlarına yönelik yaptırımlar, yalnızca bir kişiyi değil; küresel hukuk düzeninin sınırlarını da tartışmaya açıyor.
Uluslararası sistemin en temel iddiası şudur: Hukuk, gücün üzerinde olmalıdır. Ancak son dönemde Uluslararası Ceza Mahkemesi yargıçlarına yönelik uygulanan yaptırımlar, bu iddianın ne kadar kırılgan olduğunu bir kez daha gözler önüne serdi.
Benjamin Netanyahu ve Yoav Gallant hakkında yürütülen süreçler sonrasında, bazı ICC yargıçlarının ABD tarafından yaptırım listesine alınması; klasik diplomatik gerilimlerin ötesinde, doğrudan bireyleri hedef alan yeni bir güç kullanım biçimine işaret ediyor. Bu durum, yalnızca bir hukuk tartışması değil; aynı zamanda küresel finans sisteminin siyasi bir araç olarak nasıl kullanılabildiğinin de açık bir göstergesi.
Bugün gelinen noktada, bir yargıcın uluslararası bir karar sürecine katılması nedeniyle bankacılık sistemine erişiminin kısıtlanması, alışveriş yapamaz hâle gelmesi veya dijital platformlardan dışlanması gibi sonuçlarla karşılaşması, modern dünyada “yaptırım” kavramının ne denli genişlediğini ortaya koymaktadır. Üstelik bu yaptırımların etkisi, yalnızca devletler arası düzeyde kalmamakta; bireysel yaşamın en temel alanlarına kadar sirayet etmektedir.
Bu sürecin arkasında ise açık bir siyasi tercih bulunmaktadır. Donald Trump yönetiminin ICC’ye yönelik sert tutumu, mahkemenin meşruiyetini tartışmaya açarken; aynı zamanda uluslararası hukukun sınırlarını da fiilen yeniden tanımlamaktadır. Zira bir mahkemenin kararlarının, küresel finans sistemine erişim üzerinden dolaylı biçimde cezalandırılması, hukuk ile güç arasındaki dengeyi açıkça güç lehine bozmak anlamına gelmektedir.
Burada asıl sorulması gereken soru şudur: Bir yargıç, verdiği ya da içinde yer aldığı bir karar nedeniyle ekonomik olarak cezalandırılıyorsa, o sistemde yargı bağımsızlığından ne ölçüde söz edilebilir? Daha da önemlisi, bu durum yalnızca belirli bir ülkeyi veya dosyayı mı ilgilendirmektedir, yoksa gelecekte tüm uluslararası yargı mekanizmaları için caydırıcı bir örnek mi oluşturmaktadır?
Avrupa’nın bu süreçteki tutumu da ayrı bir tartışma başlığıdır. Zira kendi yargıçlarının küresel finans sistemi içinde karşılaştığı bu tür kısıtlamalara karşı ne ölçüde koruyucu mekanizmalar geliştirebildiği, Avrupa Birliği’nin stratejik özerklik iddiasının da bir testi niteliğindedir. Dijital euro gibi alternatif finansal altyapı arayışlarının bu bağlamda yeniden gündeme gelmesi tesadüf değildir.
Sonuç olarak mesele, yalnızca bir yargıcın yaşadığı bireysel mağduriyet değildir. Asıl mesele; uluslararası hukukun, küresel güç dengeleri karşısında ne kadar bağımsız kalabildiğidir. Eğer hukuk, güçlü olanın çizdiği sınırlar içinde hareket etmek zorunda kalıyorsa; o zaman ortada evrensel bir adalet düzeninden değil, yalnızca güçle şekillenen bir sistemden söz etmek gerekir.
Ve belki de bugün yaşananlar, geleceğe dair en net soruyu sormamıza neden olmaktadır:Küresel düzende gerçekten hukuk mu üstün, yoksa sadece gücün izin verdiği kadar mı hukuk var?
https://youtu.be/P-CqAp2I0ko





