Bu Blogda Ara

17 Ekim 2026 Cumartesi

BİR ÖMRE SIĞAN KÜTÜPHANE, BİR NESLE IŞIK TUTAN FİKİR ADAMI: CEVAT ÖZKAYA’NIN ARDINDAN…

İlme, fikre, hakikate ve insanlığa adanmış bir ömür: Cevat ÖZKAYA

Rahmet, minnet ve dualarla…

1954 – 16 Ekim 2026

“İnnâ lillâhi ve innâ ileyhi râciûn.”

“Şüphesiz biz Allah’a aidiz ve şüphesiz O’na döneceğiz.” (Bakara Suresi, 2/156)

Bazı insanlar vardır ki hayatları yalnızca doğumlarıyla ölümleri arasındaki yıllardan ibaret değildir. Onlar yaşadıkları döneme fikirleriyle, eserleriyle, mücadeleleriyle ve yetişmesine vesile oldukları insanlarla iz bırakırlar. Kendileri bu fâni dünyadan ayrıldıklarında geride yalnızca hatıralar değil; kitaplar, düşünceler, kurumlar, dostluklar ve nesiller boyunca yaşayacak bir manevi miras bırakırlar.

16 Ekim 2026 tarihinde Hakk’ın rahmetine kavuşan, Türkiye’nin fikir, kültür ve yayıncılık hayatının kıymetli isimlerinden Cevat ÖZKAYA, işte böylesine anlamlı bir ömrün sahibiydi.

Pınar Yayınlarının kurucularından, uzun yıllar genel yayın yönetmenliğini üstlenen; Pınar ve Umran dergileri başta olmak üzere pek çok düşünce ve kültür faaliyetinde emeği bulunan Cevat ÖZKAYA’nın vefatı, yalnızca ailesini ve yakın dostlarını değil, onun yayımladığı kitaplarla yetişen, düşünce dünyasından istifade eden ve hizmetlerine şahitlik eden geniş bir çevreyi derinden üzmüştür.

Bir insanın ardından söylenen sözler, kimi zaman geride bıraktığı eserler kadar anlamlıdır. Merhum Cevat ÖZKAYA için farklı çevrelerden yükselen rahmet, minnet ve vefa ifadeleri de onun yalnızca bir yayıncı değil; insan ilişkileriyle, ahlaki hassasiyetleriyle ve mütevazı şahsiyetiyle hatırlanan bir gönül insanı olduğunu göstermektedir.

SAMSUN’UN ÇARŞAMBA’SINDAN İSTANBUL’UN FİKİR VE KÜLTÜR DÜNYASINA…

1954 yılında Samsun’un Çarşamba ilçesinde, yedi çocuklu bir ailenin ikinci evladı olarak dünyaya gelen Cevat ÖZKAYA, ilk ve orta öğreniminin ardından Perşembe Öğretmen Lisesinde eğitim gördü. İstanbul Eğitim Enstitüsü Türkçe Bölümünü tamamladı.

Kısa bir süre öğretmenlik yaptıktan sonra hayatının yönünü belirleyecek olan yayıncılık çalışmalarına başladı.

Henüz gençlik yıllarında okumaya, araştırmaya, fikir üretmeye ve toplumun meseleleri üzerinde düşünmeye duyduğu ilgi, onu İstanbul Cağaloğlu’nun köklü yayıncılık dünyasına taşıdı.

1976 yılından itibaren Pınar dergisi ve yayın faaliyetlerinde sorumluluk üstlendi. Böylece yaklaşık yarım asır sürecek bir ilim, fikir ve kültür hizmetinin temelleri atılmış oldu.

Onun hayat hikâyesi, aynı zamanda Türkiye’de 1970’li yıllardan itibaren gelişen İslami düşünce, dergicilik ve kültür yayıncılığının da önemli bir kesitini yansıtmaktadır.

PINAR DERGİSİNDEN PINAR YAYINLARINA: BİR FİKİR VE MEDENİYET YOLCULUĞU…

Cevat ÖZKAYA’nın yayıncılık hayatını değerlendirirken Pınar dergisinin ve Pınar Yayınlarının Türkiye’nin yakın dönem fikir tarihinde üstlendiği rolü göz ardı etmek mümkün değildir.

Gençlik yıllarında Yeniden Millî Mücadele çevresinin fikrî ve kültürel faaliyetlerinde bulunan ÖZKAYA, Pınar dergisinin yayın kadrosunda yer aldı. 1970’li yılların sonunda yaşanan fikrî tartışmalar ve farklılaşmalar sonrasında da yayıncılık hizmetlerini sürdürdü.

1980 yılında kurulan Pınar Yayınları, onun hayatında yeni ve uzun soluklu bir dönemin başlangıcı oldu.

Bu yayınevinin kuruluş anlayışını anlatan “Geleneğin ihyası, geleceğin inşası” düşüncesi, aslında ÖZKAYA’nın yayıncılık anlayışının da özünü ortaya koymaktadır.

Çünkü onun için yayıncılık, yalnızca kitap basmak ve dağıtmak değildi.

Yayıncılık; insanın düşünce dünyasını zenginleştirmek, geçmişten gelen ilim ve irfan birikimini yeni nesillere ulaştırmak, dünyadaki fikrî gelişmeleri takip etmek ve hakikati arama gayretine katkıda bulunmaktı.

Bir kitabın kapağının ardında yalnızca kâğıt ve mürekkep bulunmadığını; aynı zamanda bir medeniyetin hafızasının, bir düşünürün emeğinin ve bir neslin geleceğinin saklı olduğunu bilen bir anlayışın temsilcisiydi.

Pınar Yayınları bünyesinde Roger Garaudy, Mevdudi, Seyyid Kutub, Malcolm X, Noam Chomsky ve Alev Alatlı gibi farklı düşünce geleneklerinden isimlerin eserlerinin okuyucularla buluşması, bu yayıncılık yaklaşımının genişliğini göstermektedir.

Burada dikkat çekici olan, yalnızca belirli bir düşünce geleneğini tanıtmak değil; İslam düşüncesinin temel meseleleriyle birlikte modern dünyanın fikrî, siyasi, toplumsal ve ahlaki sorunlarını da tartışmaya açma gayretidir.

Farklı coğrafyalardan yükselen fikirlerin Türkçe okuyucuyla buluşturulması, özellikle genç kuşakların düşünce ufkunun genişlemesine katkıda bulunmuştur.

Bu yönüyle ÖZKAYA’nın emeği, yalnızca yayımlanan kitapların sayısıyla değil, o kitapların okuyucular üzerinde bıraktığı etkilerle de değerlendirilmelidir.

UMRAN DERGİSİ: DÜŞÜNCENİN, MUHASEBENİN VE HAKİKAT ARAYIŞININ MECRASI…

Cevat ÖZKAYA’nın fikir ve kültür hayatındaki hizmetlerinin bir diğer önemli yönünü Umran dergisi oluşturmaktadır.

1993 yılından itibaren yayımlanan Umran, Türkiye’nin ve İslam dünyasının meselelerini değerlendiren, fikrî tartışmalara yer veren, kültür ve medeniyet perspektifini canlı tutmaya çalışan yayın organlarından biri olmuştur.

Özkaya, bu derginin yayın yönetmenliğiyle de uzun yıllar düşünce hayatına katkı sundu.

Onun yayıncılık anlayışında geçmişi bilmek kadar bugünü anlamak, bugünü anlamak kadar da geleceğe karşı sorumluluk taşımak önemliydi.

Zira köklerinden habersiz bir gelecek tasavvurunun eksik kalacağı gibi, çağının sorunlarından uzak bir düşünce dünyasının da insanlığa yeterince fayda sağlayamayacağı açıktır.

İşte Pınar Yayınları ve Umran dergisi etrafında şekillenen çalışmalar, bu iki sorumluluğu bir arada taşıma gayretinin izlerini barındırmaktadır.

Bir derginin sayfaları arasında başlayan fikir yolculuğunun, yıllar sonra başka bir neslin zihninde yeni sorulara, yeni arayışlara ve yeni eserlere dönüşmesi, ilim ve kültür hizmetlerinin en kıymetli neticelerindendir.

YALNIZCA YAYINCI DEĞİL, HAK VE ADALET MÜCADELESİNİN DE BİR EMEKÇİSİ…

Merhum Cevat Özkaya’nın hayatı, masa başında yürütülen yayıncılık çalışmalarından ibaret değildi.

1988 yılında kurulan Araştırma ve Kültür Vakfının kurucuları arasında bulunması, sivil toplum faaliyetlerine verdiği önemin somut göstergelerinden biridir.

Bunun yanı sıra İnsan Hakları ve Mazlumlar İçin Dayanışma Derneği (MAZLUMDER) bünyesinde görevler üstlenmiş, bir dönem genel başkanlık yapmıştır.

İnsan hakları, adalet, inanç özgürlüğü ve mazlumların haklarının savunulması gibi meseleler, onun düşünce ve faaliyet dünyasında önemli bir yer tutmuştur.

İlmi ve fikri yalnızca teorik bir uğraş olarak görmeyip toplumsal sorumlulukla ilişkilendiren bu yaklaşım, Cevat Özkaya’nın hayatının dikkate değer yönlerinden biridir.

Çünkü gerçek anlamda bir fikir insanının sorumluluğu, yalnızca doğruyu araştırmak değil; insan onurunu, hakkı, hukuku ve adaleti gözeten bir vicdani duruş geliştirmektir.

İnsanların inançları, düşünceleri ve farklılıkları nedeniyle haksızlığa uğramadığı; hakkın, hukukun ve adaletin herkes için geçerli olduğu bir toplum arayışı, üzerinde daima hassasiyetle durulması gereken evrensel bir sorumluluktur.

Cevat Özkaya’nın yayıncılık ve sivil toplum hayatında verdiği emek de bu çerçevede ayrıca hatırlanmayı hak etmektedir.

ASIL MİRAS: KİTAPLARIN ÖTESİNDE İNSAN YETİŞTİREBİLMEK…

Bir insanın geride bıraktığı en kıymetli miras yalnızca maddi eserleri değildir.

Bir öğretmenin yetiştirdiği talebeler, bir yazarın ufkunu açtığı okuyucular, bir yayıncının eserleriyle buluşturduğu gençler, bir gönül insanının hayatına dokunduğu dostlar da o mirasın ayrılmaz parçalarıdır.

ÖZKAYA’nın ardından yapılan paylaşımlarda özellikle onun nezaketi, mütevazılığı, titizliği, hakkaniyetli yaklaşımı ve insanlarla kurduğu samimi ilişkilerin vurgulanması son derece anlamlıdır.

Yazar Cihan Aktaş’ın kendisini tanıdığı Cağaloğlu yıllarını hatırlatarak yayıncılıktaki titizliğine, ölçülülüğüne ve nezaketine dikkat çekmesi; dostlarının onu bir ağabey, bir yol arkadaşı ve bir gönül insanı olarak yâd etmesi, bıraktığı insani mirasın önemli bir göstergesidir.

Bir insanın ardında bıraktığı boşluğu yalnızca yaptığı işle açıklamak mümkün değildir.

Bazen bir insanın asıl kıymeti, yokluğunda daha iyi anlaşılır.

Çünkü bazı insanlar bulundukları ortamda güven duygusu oluşturur; söylediklerinden önce samimiyetleriyle, yaptıklarından önce ahlaklarıyla, sahip oldukları imkânlardan önce insanlara gösterdikleri hürmetle hatırlanırlar.

Merhum Cevat Özkaya’nın ardından yükselen vefa ifadeleri, böylesi bir insani hatıranın varlığına işaret etmektedir.

BİR VEFATIN ARDINDAN ORTAKLAŞAN GÖNÜLLER…

Cevat Özkaya’nın vefatı üzerine Türkiye Büyük Millet Meclisi Başkanı Numan Kurtulmuş, eski Diyanet İşleri Başkanı Prof. Dr. Mehmet Görmez, siyaset, akademi, yayıncılık ve sivil toplum dünyasından çok sayıda isim taziye mesajları yayımladı.

Farklı çevrelerden gelen bu mesajlarda ortaklaşan husus; onun ilme, fikre, yayıncılığa ve insana verdiği emek ile geride bıraktığı güzel hatıralardır.

Özellikle Prof. Dr. Mehmet Görmez’in mesajında merhumun hak ve adalet konusundaki hassasiyetine ve mazlumların yanında durma gayretine dikkat çekmesi, onun manevi şahsiyetine ilişkin önemli bir değerlendirmedir.

Aslında böylesi vefatların ardından yapılan değerlendirmeler, yaşayanlar için de bir muhasebe vesilesidir.

İnsanoğlu bu dünyada hangi makama gelirse gelsin, hangi imkânlara sahip olursa olsun, bir gün ebedî yolculuğa çıkacaktır.

Geride kalan ise makamların ihtişamı değil; yapılan hayırlı işler, yetiştirilen insanlar, gönüllerde bırakılan güzel hatıralar ve insanlığa sunulan hizmetler olacaktır.

İnsan, geride ne kadar mal bıraktığıyla değil; kaç insanın hayatına iyilikle dokunduğuyla, hangi hayırlı işlere vesile olduğuyla ve hangi gönüllerde güzel bir iz bırakabildiğiyle de hatırlanır.

BİR ÖMRÜN MUHASEBESİ, BİR NESLİN VEFA BORCU…

Merhum Cevat ÖZKAYA’nın yaklaşık yarım asırlık yayıncılık yolculuğu, günümüz nesilleri için üzerinde düşünülmesi gereken önemli dersler barındırmaktadır.

Bugün bilginin büyük bir hızla üretildiği, fakat aynı hızla tüketildiği; düşüncelerin çoğu zaman kısa mesajlara, yüzeysel tartışmalara ve geçici gündemlere sıkıştığı bir dönemde yaşıyoruz.

Böyle bir çağda bir kitabın hazırlanmasına, bir eserin tercüme edilmesine, bir düşüncenin anlaşılmasına ve bir derginin yıllarca yaşatılmasına verilen emek, çok daha derin bir anlam taşımaktadır.

Çünkü medeniyetler yalnızca büyük binalarla, güçlü kurumlarla veya ekonomik imkânlarla ayakta kalmaz.

Medeniyetleri yaşatan asıl unsurlardan biri; düşüncenin, ilmin, ahlakın ve kültürün nesilden nesle aktarılmasıdır.

Bu aktarımın sessiz kahramanları arasında öğretmenler, yazarlar, mütercimler, editörler ve yayıncılar müstesna bir yere sahiptir.

Cevat Özkaya, hayatını bu zahmetli fakat bereketli hizmet alanına adamış isimlerdendi.

Onu anmanın en anlamlı yollarından biri, ardında bıraktığı eserleri okumak, temsil ettiği ilim ve kültür hassasiyetini anlamak ve gelecek nesillere aktarmaktır.

Çünkü gerçek vefa yalnızca hatırlamak değil, hatırlatmak; yalnızca geçmişi anmak değil, geçmişten devralınan hayırlı mirası geleceğe taşımaktır.

RAHMET, MİNNET VE DUALARLA…

Yüce Rabbimiz Kur’an-ı Kerim’de şöyle buyurmaktadır:

“Her nefis ölümü tadacaktır.” (Âl-i İmrân Suresi, 3/185)

Ölüm, dünya hayatının kaçınılmaz hakikati; geride bırakılan hayırlı eserler ise insanın ardından devam eden güzel bir hatıradır.

Peygamber Efendimiz Hz. Muhammed (s.a.v.) bir hadis-i şeriflerinde şöyle buyurmaktadır:

“İnsan öldüğü zaman ameli kesilir. Ancak üç şey müstesnadır: Sadaka-i câriye, kendisinden faydalanılan ilim ve kendisine dua eden hayırlı evlat.” (Sahih Müslim, Vasiyyet, 14/1631)

Bir kitabın vesile olduğu hayırlı düşünceyi, bir ilmî eserin insanlara sağladığı faydayı, bir gencin kazanmasına katkıda bulunulan bilgi ve irfanı düşündüğümüzde, bu nebevî müjdenin taşıdığı manevi anlamı daha iyi kavrarız.

Temennimiz odur ki merhum Cevat ÖZKAYA’nın yayımlanmasına vesile olduğu faydalı eserler, ilim ve kültür hayatına sunduğu hizmetler ve insanlara bıraktığı güzel hatıralar kendisi için sadaka-i câriye hükmünde olsun.

Ömrünü ilme, fikre, yayıncılığa, kültüre ve hakikat arayışına adamış kıymetli düşünce ve gönül insanı Cevat ÖZKAYA’yı rahmet, minnet ve dualarla yâd ediyorum.

Yüce Rabbim merhumun bütün hayırlı hizmetlerini kabul buyursun. Hata ve kusurlarını affeylesin. Kabrini nur, makamını âli, mekânını cennet eylesin.

Başta kıymetli oğlu Taha ÖZKAYA olmak üzere muhterem ailesine, kardeşlerine, yakınlarına, dostlarına, dava ve yol arkadaşlarına; Pınar Yayınları, Umran dergisi, Araştırma ve Kültür Vakfı ile bütün ilim, fikir, kültür ve yayıncılık camiasına sabr-ı cemil ve başsağlığı diliyorum.

Geride bıraktığı hayırlı eserleri, yetişmesine vesile olduğu insanları ve güzel hatıralarıyla adının daima hayırla anılmasını nasip eylesin.

Ruhun şad, mekânın cennet, makamın âli olsun Cevat Özkaya…

İnnâ lillâhi ve innâ ileyhi râciûn.

Rahmet, minnet ve dualarla…


16 Ekim 2026 Cuma

BİR DOSTUN HATIRASI, BİR ŞEHRİN VEFASI: MEHMET EMİN ALPKAN KENT MEYDANI

 

TAŞKENT’TE ANLAMLI BİR HİZMET, KIYMETLİ BİR VEFA ÖRNEĞİ…

Bazı isimler vardır ki yalnızca yaşadıkları döneme değil, yetiştirdikleri insanlara, savundukları değerlere ve geride bıraktıkları hatıralara da iz bırakırlar. Onların isimlerini yaşatmak, sadece geçmişe duyulan bir saygı değil, aynı zamanda gelecek nesillere karşı taşıdığımız bir vefa borcudur.

Rahmetli babamın kadim dostlarından, çocukluk yıllarımdan itibaren sevgi, hürmet ve muhabbetle tanıdığım, çocukluğumun Mehmet Emin Bey Amcası; merhum Mehmet Emin ALPKAN, işte böyle müstesna şahsiyetlerden biriydi.

Ömrünü millî ve manevi değerlerimize, inandığı davasına, Türk basın, fikir ve kültür hayatına hizmet ederek geçirmiş; milliyetçi ve muhafazakâr camianın hafızasında derin izler bırakmış kıymetli bir dava ve gönül insanıydı.

Babamın ve onunla aynı idealleri paylaşan kıymetli büyüklerimizin dostlukları, fedakârlıkları, samimi sohbetleri ve milletimize hizmet etme gayretleri, çocukluk ve gençlik yıllarımdan hafızamda kalan en değerli hatıralar arasındadır.

Bugün o güzel insanların isimlerinin yaşatıldığını görmek, benim için yalnızca bir vefa örneği değil, aynı zamanda geçmişe uzanan son derece anlamlı ve duygulandırıcı bir gönül yolculuğudur.

Taşkent Belediye Başkanımız Sayın Mehmet ACAR’ın, Taşkent Kent Meydanı’na “Mehmet Emin ALPKAN Kent Meydanı” adını vermesi, bu bakımdan benim için ayrı bir anlam ve kıymet taşımaktadır.

Üstelik meydanın çocuk parkı, kamelyalar, oturma alanları ve çevre düzenlemeleriyle hemşehrilerimizin bir araya gelebileceği güzel bir sosyal yaşam alanına dönüştürülmesi, bu anlamlı vefayı toplum yararına sunulan somut bir belediyecilik hizmetiyle bütünleştirmiştir.

Bir şehre hizmet etmek kadar, o şehrin yetiştirdiği değerleri ve milletimizin ortak hafızasında yer edinmiş şahsiyetleri yaşatmak da son derece kıymetlidir.

Bu anlamlı hizmet ve vefa örneği dolayısıyla Taşkent Belediye Başkanımız Sayın Mehmet ACAR’a, belediye çalışanlarına ve emeği geçen herkese gönülden teşekkür ediyor, hizmetlerinin devamını diliyorum.

Bu vesileyle çocukluğumun Mehmet Emin Bey Amcası merhum Mehmet Emin ALPKAN’ı, rahmetli babamı, onların kadim dostlarını ve millî, manevi değerlerimizin yaşatılmasına ömürlerini adamış, bugün aramızda bulunmayan bütün kıymetli büyüklerimizi rahmet, minnet ve dualarla yâd ediyorum.

Yüce Rabbim, milletimize ve memleketimize samimiyetle hizmet etmiş bütün geçmişlerimizden razı olsun.

Ruhları şâd, kabirleri nur, mekânları cennet olsun.

Vefa gösteren gönüller var olsun.

https://youtube.com/shorts/zbjpdyaCc7A?feature=share

Kardeş Azerbaycan’dan Gazze’ye: Adalet, Vicdan ve İnsanlık

Yüce Rabbimiz Kur’an-ı Kerim’de şöyle buyurmaktadır: “Şüphesiz Allah, adaleti, iyilik yapmayı, yakınlara yardım etmeyi emreder; hayâsızlığı, fenalık ve azgınlığı da yasaklar. O, düşünüp tutasınız diye size öğüt veriyor.” (Nahl Suresi, 16/90)

Yüce Rabbimizin bu ilahi buyruğu, adaletin yalnızca bir hukuk ilkesi değil, aynı zamanda vicdani ve ahlaki bir sorumluluk olduğunu bizlere hatırlatmaktadır. İnsan onurunu korumak, haksızlığa karşı durmak, mazlumun yanında olmak ve iyiliği çoğaltmak hepimizin ortak vazifesidir.

Türkiye olarak geçmişte başörtüsü yasaklarının açtığı derin yaraları yaşadık. İnançları sebebiyle okul kapılarından çevrilen, eğitim hakları engellenen, hayalleri yarım bırakılan genç kızlarımızın acılarını unutmadık.

Bugün kardeş Azerbaycan’da başörtülü kız öğrencilerin okullarına alınmadığına ilişkin haberleri derin bir üzüntüyle takip ediyoruz.

Bizler, ortak bir tarihin, kültürün ve manevi değerlerin mirasçılarıyız. “İki devlet, tek millet” anlayışımız, yalnızca sevinçlerimizi değil, birbirimizin acılarını ve kaygılarını da paylaşmayı gerektirir. Gerçek kardeşlik, gerektiğinde birbirimize hakkı, hukuku, adaleti ve merhameti hatırlatabilmektir.

Hiçbir kız çocuğu inancı ile eğitimi arasında tercih yapmaya zorlanmamalı, hiçbir evladımız başındaki örtü sebebiyle okul kapısından geri çevrilmemelidir.

Eğitim bir lütuf değil, temel bir insan hakkıdır. İnanç ve vicdan özgürlüğü ise insan onurunun ayrılmaz bir parçasıdır.

Laiklik, farklı inançların barış ve huzur içerisinde bir arada yaşamasına hizmet etmeli; hiçbir çocuğun eğitimden mahrum bırakılmasına gerekçe hâline getirilmemelidir.

Kardeş Azerbaycan’ın yetkililerinin, çocukların üstün yararını gözeterek yaşanan mağduriyetleri gidermelerini ve bütün öğrencilerin okullarına huzur içerisinde kavuşmalarını sağlamalarını gönülden temenni ediyoruz.

Nahl Suresi’nde bizlere emredilen adalet ve iyilik, yalnızca yakınlarımız için değil, dünyanın neresinde olursa olsun haksızlığa uğrayan bütün insanlar için gözetilmesi gereken evrensel bir sorumluluktur.

Bu anlayışla, mübarek cuma gününün; Mescid-i Aksâ’nın ve Kudüs’ün huzura, Gazze ve Filistin’in barışa kavuşmasına, akan kanın ve gözyaşının dinmesine; başta Gazze, Sudan, Doğu Türkistan ve Hindistan olmak üzere dünyanın dört bir yanında zulme uğrayan bütün mazlumların hak ve hürriyetlerine kavuşmasına vesile olmasını Yüce Rabbimizden niyaz ediyorum.

Rabbim, bizleri adaleti yalnızca sözde değil, hayatın her alanında yaşatan; kul hakkından sakınan, emanete sahip çıkan, mazlumun ahını unutmayan, merhameti ve iyiliği çoğaltan kullarından eylesin.

Yeryüzünde zulmün yerine adaleti, nefretin yerine muhabbeti, ayrılığın yerine kardeşliği, savaşın yerine barışı hâkim kılsın.

Hiçbir çocuğun eğitimden, hiçbir insanın inancından, hiçbir toplumun adaletten mahrum bırakılmadığı bir dünya duasıyla…

Cumamız mübarek, dualarımız kabul olsun.

Selam ve dua ile.


 

14 Ekim 2026 Çarşamba

BİR GÖNÜL VE DAVA ADAMI: LÜTFİ KİBİROĞLU


Eminönü eski Belediye Başkanı, kıymetli dava ve yol arkadaşımız, güzel insan Lütfi Kibiroğlu’nu, ebediyete irtihalinin 9. yıl dönümünde rahmet, minnet ve özlemle yâd ediyorum.

1999 yılında Eminönü Belediye Başkanlığına seçilen ve görev yaptığı yıllarda Eminönü’ne önemli hizmetler kazandıran Lütfi Başkan, yalnızca belediyecilik hizmetleriyle değil; mütevazı kişiliği, samimiyeti, merhameti ve insan sevgisiyle de gönüllerde müstesna bir yer edinmişti.

Milletvekili adayı olduğum dönemde birlikte yürüttüğümüz seçim çalışmalarında, onun insanlarla kurduğu gönül bağını, samimiyetini ve hizmet aşkını yakından görme fırsatı bulmuştum. O, makamın büyüklüğünü değil, insana hizmet etmenin değerini önemseyen bir gönül insanıydı.

Yıllar önce kaleme aldığım bir yazımda da paylaştığım, onun bu güzel hasletlerini anlatan bir hatırayı bugün yeniden hatırlatmak istiyorum.

Eminönü sokaklarında el arabasıyla geçimini sağlamaya çalışan bir seyyar satıcı, zabıtalardan kaçarken dik bir yokuşta zorlanır. Tam o sırada birisi el arabasına omuz vererek kendisine yardımcı olur. Yokuşu aştığında dönüp teşekkür etmek isteyen satıcı, karşısındaki kişinin Belediye Başkanı Lütfi Kibiroğlu olduğunu görünce şaşkınlığını gizleyemez.

Lütfi Başkan'ın kendisine söylediği rivayet edilen şu sözler, onun insanı merkeze alan anlayışını ne güzel özetler:

“Onlar işini yapıyor, sen de işini yapıyorsun. Haydi devam et yoluna, hayırlı işlerin olsun.”

İşte Lütfi Kibiroğlu böyle bir insandı.

Bir yanda kamu görevinin sorumluluğunu, diğer yanda ekmek mücadelesi veren insanın hâlini ve onurunu gözetebilen bir anlayışın temsilcisiydi.

Onun bıraktığı en kıymetli miraslardan biri de budur:

Makamlar gelip geçer; geriye insanların gönlünde bıraktığınız izler, hayırla anılan hizmetler ve güzel hatıralar kalır.

Aradan dokuz yıl geçti. Ancak Lütfi Başkan'ın samimiyeti, dava arkadaşlığı, mücadelesi ve güzel hatıraları gönüllerimizde yaşamaya devam ediyor.

Rabbim kendisine gani gani rahmet eylesin. Mekânı cennet, makamı âli olsun.

Kıymetli ailesine, sevenlerine, dava ve yol arkadaşlarına sabır ve başsağlığı diliyorum.

Ruhu şad olsun. Seni rahmetle ve hayırla hatırlıyoruz Lütfi Başkan…


11 Ekim 2026 Pazar

KOCA SEYİT 276 KİLOLUK MERMİYİ SIRTINDA TAŞIDI; PEKİ BİZ MİLLETİN EMANETİNİ TAŞIYABİLİYOR MUYUZ?


Çanakkale’den bugüne fedakârlık, kanaat, beytülmal, kamu yönetimi ve siyaset ahlakı üzerine bir vicdan muhasebesi…

Bir milletin büyüklüğü yalnızca kazandığı zaferlerle değil; o zaferleri mümkün kılan insanların ahlakıyla, fedakârlığıyla, inancıyla ve gelecek nesillere bıraktığı manevi mirasla ölçülür.

Tarihimizin en çetin imtihanlarından biri olan Çanakkale, yalnızca askerî bir zafer değil; aynı zamanda iman, cesaret, sabır, fedakârlık ve vatan sevgisinin destanıdır.

Bu destanın unutulmaz kahramanlarından biri de Seyit Ali Çabuk, namıdiğer Koca Seyit Onbaşıdır.

1889 yılında Balıkesir’in Havran ilçesine bağlı, o dönemde Manastır adıyla bilinen köyde dünyaya gelen Koca Seyit, tarihin kendisine yüklediği büyük sorumluluğu 18 Mart 1915 günü Rumeli Mecidiye Tabyası’nda omuzlamıştır.

Düşman donanmasının yoğun bombardımanı sırasında tabyadaki topun mermi kaldırma düzeneği kullanılamaz hâle gelmişti.

İşte o kritik anda Koca Seyit, silah arkadaşlarının da yardımıyla, tarihî anlatılarda yaklaşık 276 kilogram olarak ifade edilen ağır top mermisini sırtlayarak topa yerleştirdi.

Türk topçusunun ateşi karşısında ağır kayıplar veren İtilaf donanmasının Ocean zırhlısı da daha sonra Nusret Mayın Gemisi’nin döşediği mayınlardan birine çarparak battı.

Koca Seyit o gün yalnızca ağır bir top mermisini değil; bir milletin istiklal umudunu, vatan sevgisini ve hür yaşama iradesini de omuzlarında taşıdı.

Fakat onun asıl büyüklüğünü anlamak için yalnızca savaş meydanına bakmak yetmez.

Bir de savaş sonrasındaki hayatına, geçim mücadelesine, tevazusuna ve kendisine sunulan imkânlar karşısındaki tutumuna bakmak gerekir.

Çünkü Koca Seyit’in hayatı, kahramanlığın yalnızca savaşta değil, insanın şahsiyetinde de yaşaması gerektiğini hatırlatmaktadır.

BİR KAHRAMANIN EVİNE DÖNÜŞÜ: TANINMAYAN BABA

Nermin Hanım Zeytinliği tarafından hazırlanan ve Koca Seyit’in hatıralarını yaşatan müzenin ziyaret edildiği videoda, kahramanımızın kızı Ayşe’nin torunu Muhammet Yıkar, ailesinden dinlediği son derece dokunaklı hatıraları anlatıyor.

Yıkar’ın Anadolu Ajansı ve TRT Haber’e de aktardığı aile rivayetine göre Koca Seyit, uzun askerlik yıllarının ardından köyüne yürüyerek, 13 günde ulaşır.

Gece vakti geldiğinde hemen evinin kapısını çalmaz.

Yıllarca kendisinden haber alamayan eşinin yeniden evlenmiş olabileceğini düşünerek sabahı bekler.

Sabah kapıyı çaldığında karşısına küçük kızı Ayşe çıkar.

Ancak çocuk, karşısındaki uzun boylu, saçları ve sakalları uzamış yabancının kendi babası olduğunu anlayamaz.

Annesine, kapıda tanımadığı ve korktuğu bir adam bulunduğunu söyler.

Eşi de yıllar sonra karşısında gördüğü Seyit’e inanmakta güçlük çeker.

Ailesi onun hayatta olduğundan ümidini kesmiştir.

Düşününüz…

Bir milletin istiklal mücadelesinde destan yazan kahraman, yıllar sonra evine döndüğünde kendi evladı tarafından tanınamamaktadır.

Ne gösterişli bir karşılama beklemektedir ne de kahramanlığı karşılığında bir servet…

Ne şöhret peşindedir ne makam…

Tek arzusu ailesine kavuşmak, toprağına dönmek ve alın teriyle hayatını sürdürmektir.

İşte bu manzara, Çanakkale kahramanlarının yalnızca cephede değil, cephe gerisinde de ne büyük bedeller ödediğini göstermektedir.

ATATÜRK İLE GÖRÜŞMESİ: “BİZ O ZAMAN GÖREVİMİZİ YAPTIK, MAAŞ İÇİN DEĞİL”

Koca Seyit’in hayatındaki en anlamlı hatıralardan biri de Gazi Mustafa Kemal Atatürk ile görüşmesine ilişkin aile anlatısıdır.

Muhammet Yıkar’ın naklettiğine göre Atatürk, Havran’a yaptığı bir ziyaret sırasında Çanakkale kahramanı Seyit Onbaşı’yı görmek ister.

Görevliler onu aramaya koyulur.

Koca Seyit ise geçimini sağlamak için dağda, odun ve kömür işleriyle uğraşmaktadır.

Bulunduğunda üzerindeki kıyafetler yıpranmış, ayakkabıları eskimiştir.

Aile hatırasına göre nahiye müdürü, Koca Seyit’i tıraş ettirip temizlenmesini sağlar. Hatta kendisine kendi ceketini giydirir.

Ancak ceket, iri yapılı Koca Seyit’e küçük gelir; kolları kısa kalır.

Bu ayrıntı bile insanın yüreğine dokunmaktadır.

Çanakkale’de düşman donanmasına karşı tarihî bir mücadele vermiş kahraman, yıllar sonra geçimini sağlamak için çalışmakta ve devletin en üst makamıyla görüşmeye giderken giyecek uygun bir ceketi dahi bulunmamaktadır.

Torununun aktardığına göre Atatürk, görüşme sırasında Koca Seyit’e maaş bağlatmayı teklif eder.

Koca Seyit’in aile hafızasında muhafaza edilen cevabı ise bugün üzerinde derinlemesine düşünmemiz gereken bir ahlak anlayışını yansıtır:

“Hayır Paşam, biz o zaman görevimizi yaptık, maaş için değil.”

Kendisi için düzenli bir maaş istemeyen Koca Seyit, geçimini sağladığı odun ve kömür işleri sırasında orman görevlileriyle yaşadığı güçlükleri dile getirir.

Burada önemli bir ayrımı özellikle vurgulamak isterim:

Bir gazinin devletinden maaş, sosyal güvence ve geçimini sağlayacak destek alması son derece meşru bir haktır.

Hatta devletin, vatanı için fedakârlık yapan insanlara ve ailelerine sahip çıkması bir vefa ve adalet borcudur.

Koca Seyit’in şahsi kanaatkârlığı, devletin gazilerine karşı sorumluluğunu ortadan kaldırmaz.

Bununla birlikte, aile hafızasında yaşatılan bu cevap, vatan hizmetini şahsi menfaat hesabına dönüştürmeyen bir şahsiyetin ahlaki duruşunu göstermektedir.

Çünkü onun anlayışında vatan sevgisi, maddi karşılıkla ölçülecek bir değer değildir.

CEPHEDE KAHRAMAN, HAYATTA ALIN TERİYLE GEÇİNEN BİR İNSAN

Savaş meydanlarında gösterdiği büyük cesarete rağmen Koca Seyit’in sonraki yılları refah ve rahatlık içerisinde geçmemiştir.

Odunculuk yapmış, kömür üretip satmış, zeytin ve zeytinyağı işleriyle uğraşmış, fabrikada hamallık yaparak ailesinin geçimini sağlamaya çalışmıştır.

Kendisini tanıyanların ve yakınlarının aktardıkları, onun çalışkanlığına, tevazusuna ve kahramanlığını sürekli öne çıkarmayan şahsiyetine işaret etmektedir.

Nitekim 1936 yılında Cumhuriyet gazetesine verdiği mülakatta Çanakkale’deki hadiseyi ve sonradan çekilen meşhur fotoğrafının hikâyesini de anlatmıştır.

Savaş sırasında sırtladığı ağır mermiyi, fotoğraf çekilmek istendiğinde yeniden kaldıramadığını; fotoğraf için merminin boşaltıldığını belirtmiştir.

Onun cesaretini değerli kılan yalnızca bedensel kuvveti değildir.

Asıl değer, vatanın tehlikede olduğu bir anda kendi hayatını ikinci plana atarak görevini yerine getirmesidir.

1939 yılında zatürreye yakalanan Koca Seyit, 1 Aralık günü, henüz 50 yaşındayken hayata veda etmiştir.

Bugün Havran’da kendi adını taşıyan köydeki mütevazı mezarı ve başucunda dalgalanan al bayrağımız, bizlere büyük bir kahramanlığın yanı sıra derin bir ahlak ve vefa mirasını hatırlatmaktadır.

O, geride büyük servetler, ihtişamlı konaklar veya siyasi unvanlar bırakmamıştır.

Fakat bir milletin gönlüne sığmayacak kadar büyük bir şeref ve itibar bırakmıştır.

PEKİ BUGÜN BİZ NEREDEYİZ?

İşte asıl vicdan muhasebemiz burada başlamaktadır.

Bir tarafta, vatanı için hayatını ortaya koymuş, savaş sonrasında geçimini alın teriyle sağlamaya çalışmış Koca Seyit…

Diğer tarafta günümüzde kamuoyunun gündeminden düşmeyen fon dolandırıcılığı iddiaları, yolsuzluk soruşturmaları, kayırmacılık tartışmaları, kamu kaynaklarının kullanımına ilişkin soru işaretleri ve makamların şahsi menfaat uğruna kullanılmasına yönelik eleştiriler…

Bu iki manzarayı yan yana düşündüğümüzde insanın sormadan edemediği soru şudur:

Bu vatanı bize emanet eden insanların fedakârlığına, ahlakına ve taşıdıkları sorumluluk duygusuna gerçekten layık olabiliyor muyuz?

Elbette geçmişin bütün insanlarını kusursuz, bugünün bütün yöneticilerini ise aynı ölçüde sorumsuz görmek doğru değildir.

Bugün de görevini dürüstlükle yapan, milletin bir kuruşunu korumak için büyük hassasiyet gösteren, devletin imkânlarını kamu yararına kullanan çok sayıda siyasetçimiz, yöneticimiz ve kamu çalışanımız bulunmaktadır.

Böyle insanlarımızın hakkını teslim etmek, adaletin gereğidir.

Ancak hangi makamda bulunursa bulunsun, kamu yetkisini kişisel zenginleşmenin aracı hâline getiren, kendisine emanet edilen kaynakları hukuka aykırı biçimde kullanan veya yakınlarına haksız menfaat sağlayan herkes, hem hukuk hem de millet vicdanı karşısında hesap vermelidir.

İddialar elbette bağımsız ve tarafsız biçimde araştırılmalı; suçluluk, somut delillere ve hukuka göre belirlenmelidir.

Çünkü adalet yalnızca haksız kazancın önlenmesini değil, masum insanların haksız yere suçlanmamasını da gerektirir.

Kamu görevi bir ganimet kapısı değildir. Siyasi makamlar şahsi servet edinme vasıtası değildir. Devletin imkânları ise hiç kimsenin özel mülkü değildir.

Milletin kendisine emanet ettiği yetkiyi kullanan herkes, o yetkinin hesabını vermekle yükümlüdür.

BEYTÜLMAL: MİLLETİN ORTAK HAKKI VE GELECEK NESİLLERİN EMANETİ

Yüce Rabbimiz Kur’an-ı Kerim’de şöyle buyurmaktadır:

“Allah size, emanetleri mutlaka ehline vermenizi ve insanlar arasında hükmettiğiniz zaman adaletle hükmetmenizi emreder.”

(Nisâ Suresi, 4/58)

Bu ayet-i kerime yalnızca bireysel ilişkilerimize değil; toplumsal hayatımıza, kamu yönetimine ve adalet anlayışımıza da ışık tutmaktadır.

Çünkü devlet yönetiminde kullanılan her yetki, millete karşı üstlenilmiş bir emanettir.

Beytülmal; yetimin hakkı, emeklinin ekmeği, işçinin alın teri, hastanın şifası, öğrencinin geleceği, şehit ve gazilerimizin bizlere bıraktığı vatanın ortak servetidir.

Bir hastanenin ihtiyaç duyduğu tıbbi cihazda, bir okulun eksik dersliğinde, bir emeklinin geçim sıkıntısında ve bir gencin eğitim imkânlarında kamu kaynaklarının nasıl kullanıldığının doğrudan karşılığı vardır.

Bu nedenle kamu kaynaklarının israfı, yalnızca bütçe rakamlarında görülen bir kayıp değildir.

Bazen bir hastanın zamanında alamadığı hizmet, bazen bir öğrencinin yoksun kaldığı fırsat, bazen de toplumun geleceğinden eksilen bir imkândır.

Kamu malının korunması; siyasetin, bürokrasinin ve toplumun ortak ahlaki sorumluluğudur.

Hiç kimse makamını, nüfuzunu veya siyasi yakınlıklarını kamu kaynaklarından haksız yararlanmanın gerekçesi hâline getiremez.

Hiç kimse kendisine emanet edilen yetkiyi şahsi çıkarı için kullanma hakkına sahip değildir.

Beytülmale sadakat, yalnızca hukuka uygun davranmak değil; milletin hakkını kendi hakkımızdan daha büyük bir hassasiyetle koruyabilmektir.

SİYASETİN VE KAMU YÖNETİMİNİN İTİBARI NEREDEDİR?

Bir toplumda siyasetin itibarı yalnızca kazanılan seçimlerle, yapılan yatırımlarla veya kullanılan güçlü ifadelerle ölçülemez.

Asıl itibar; adaletle, liyakatle, dürüstlükle, şeffaflıkla ve hesap verebilirlikle kazanılır.

Bir yöneticinin değeri makam odasının büyüklüğünde değil, o makamdan ayrıldığında geride bıraktığı güven ve hizmettedir.

Bir siyasetçinin itibarı sahip olduğu servette değil, milletin hakkını koruma konusundaki kararlılığındadır.

Bir kamu görevlisinin gerçek başarısı ise yalnızca kullandığı yetkilerle değil, o yetkileri kullanırken gösterdiği ahlaki sorumlulukla anlaşılır.

Koca Seyit’in hayatını bugünün yönetim anlayışı açısından düşündüğümüzde karşımıza son derece önemli bir ilke çıkmaktadır:

Vatan için fedakârlık yapmak ne kadar büyük bir erdemse, vatanın imkânlarını dürüstlükle yönetmek de o kadar büyük bir sorumluluktur.

Bu nedenle siyaset ve kamu yönetimi, kişisel menfaatin değil, millet hizmetinin alanı olmalıdır.

Makamlar yükseldikçe tevazu azalmamalı; yetkiler arttıkça hesap verme sorumluluğu da artmalıdır.

KOCA SEYİT’İN BİZE BIRAKTIĞI ASIL MİRAS

Koca Seyit’in hayatı bize yalnızca savaş meydanında nasıl kahraman olunacağını öğretmiyor.

Aynı zamanda zaferden sonra nasıl mütevazı kalınacağını, millet sevgisinin kişisel menfaatin üzerine nasıl çıkarılacağını ve insanın alın teriyle nasıl onurlu bir hayat sürebileceğini hatırlatıyor.

Bugün Havran’daki mezarına baktığımızda, mütevazı bir kabir ve başucunda dalgalanan Türk bayrağı görüyoruz.

Fakat o mezarın taşıdığı manevi anlam, dünyadaki pek çok ihtişamlı yapıdan daha büyüktür.

Çünkü insanın gerçek zenginliği, geride bıraktığı servet değil; millete yaptığı hizmet, koruduğu emanet ve kazandığı hayır dualarıdır.

Koca Seyit, tarihî anlatıda 276 kilogram olarak anılan top mermisini sırtında taşıdı.

Bugün kamu sorumluluğu üstlenen herkes ise milletin kendisine yüklediği emanetin ağırlığını vicdanında taşıyabilmelidir.

Çünkü vatanseverlik yalnızca bayrak taşımak, hamasi nutuklar atmak veya tarihî kahramanlarımızı törenlerde anmak değildir.

Vatanseverlik; kamu malına sahip çıkmak, kul hakkından sakınmak, adaletten ayrılmamak, liyakati esas almak ve milletin bir kuruşunu dahi kendi malımızdan daha büyük bir hassasiyetle koruyabilmektir.

Bugün Koca Seyit’i anarken hepimizin kendisine sorması gereken soru şudur:

Bizler, onların canları pahasına koruyup emanet ettiği bu vatanı, aynı ahlak ve sorumluluk anlayışıyla gelecek nesillere bırakabiliyor muyuz?

Bu sorunun cevabı yalnızca geçmişe duyduğumuz saygıyı değil, geleceğe karşı taşıdığımız sorumluluğu da belirleyecektir.

Unutmayalım:

Makamlar geçici, servetler fanidir.

Kalıcı olan; adalet, dürüstlük, milletin duası ve geride bırakılan temiz bir isimdir.

Koca Seyit’in omuzlarında yükselen Çanakkale ruhu, bugün de vicdanlarımızda yaşamaya devam etmelidir.

Başta Gazi Mustafa Kemal Atatürk olmak üzere Çanakkale’de ve vatanımızın bütün cephelerinde mücadele eden aziz şehitlerimizi ve ebediyete irtihal eden kahraman gazilerimizi rahmet, minnet ve hürmetle yâd ediyorum.

Ruhun şad, makamın âli olsun Koca Seyit!

Mekânınız cennet olsun, bu aziz vatanın fedakâr kahramanları!

Rabbim bizleri milletin emanetine ihanet etmekten, kul hakkına girmekten ve adaletten ayrılmaktan muhafaza eylesin.


Editörün tarihî notu: 276 kilogram, Koca Seyit hakkında yerleşmiş geleneksel ağırlık bilgisidir. Mühimmatın teknik özelliklerini inceleyen bazı araştırmalarda 215 kilogram değerlendirmesi de yapılmaktadır. Ayrıca Muhammet Yıkar'ın anlattığı eve dönüş ve Atatürk'le görüşme ayrıntıları, yazılı belgelerle tümüyle doğrulanmış konuşma tutanakları değil, kuşaktan kuşağa aktarılan aile hatıralarıdır. Atatürk'ün Havran ziyaretine ilişkin farklı tarihlerin verilmesi nedeniyle görüşmenin yılı kesin olarak belirtilmemiştir.

10 Ekim 2026 Cumartesi

BİR MİLLETİN EVLATLARI, İNANÇLARI İLE EĞİTİMLERİ ARASINDA TERCİHE ZORLANMAMALIDIR!

Can Azerbaycan’a Kardeşlik, Vicdan ve Adalet Çağrısı
İki devlet, bir milletiz! Aynı tarihin, aynı medeniyetin, aynı sevinçlerin ve aynı acıların çocuklarıyız.
Türkiye ile Azerbaycan arasındaki kardeşlik, yalnızca diplomatik ilişkilerden ibaret değildir. Bu kardeşlik; Çanakkale'de, Kafkas İslam Ordusu'nun Bakü mücadelesinde, Hocalı'nın acısında ve Karabağ'ın kurtuluşunda birbirine kenetlenen gönüllerin kardeşliğidir.
Bizim için Azerbaycan, sınırlarımızın ötesindeki herhangi bir ülke değil; ortak tarihimizin, kültürümüzün, millî ve manevi değerlerimizin, aynı gönül coğrafyasının ayrılmaz bir parçasıdır.
İşte bu sebeple, son günlerde kardeş Azerbaycan'da okullarda başörtüsü kullanımına ilişkin yaşanan tartışmaları derin bir üzüntü ve hassasiyetle takip ediyoruz.
Bazı kız öğrencilerin başörtüleri nedeniyle okullara alınmadıklarına ilişkin basına ve sosyal medyaya yansıyan haberler, hepimizin üzerinde önemle düşünmesi gereken bir meseleyi gündeme taşımıştır.
Bir kız çocuğunun, inancı gereği başını örtmek istemesi nedeniyle eğitiminden mahrum kalması ihtimali dahi hepimizin vicdanında karşılık bulmalıdır.
Çünkü eğitim, devletlerin vatandaşlarına sunduğu bir lütuf değil; insan onuruyla doğrudan bağlantılı, vazgeçilmez bir temel haktır.
Hiçbir çocuk, inancı ile geleceği arasında tercihe zorlanmamalıdır.
LAİKLİK, İNANÇ ÖZGÜRLÜĞÜNÜN KARŞITI OLMAMALIDIR!
21 Eylül 2026 tarihinde Azerbaycan Bakanlar Kurulu tarafından kabul edilen 309 sayılı kararla, devlet okullarında öğrenci kıyafetlerine ilişkin mevcut düzenlemede değişiklik yapılmıştır.
Kararda, belirlenen okul kıyafetinin bütünlüğünü bozan veya genel eğitimin laiklik ilkesine uygun olmayan ilave kıyafet unsurlarının kullanılmasına izin verilmeyeceği belirtilmektedir.
Düzenlemede başörtüsü açıkça yasaklanmamış olmakla birlikte, bazı okullarda başörtülü öğrencilerin eğitim kurumlarına alınmadıklarına ilişkin iddialar, kararın uygulama biçiminin ve doğurabileceği sonuçların titizlikle değerlendirilmesini gerekli kılmaktadır.
Elbette her devletin eğitim sistemini düzenleme, okul kıyafetlerine ilişkin kurallar belirleme ve kamusal hizmetlerde belirli standartları gözetme yetkisi bulunmaktadır.
Ancak bu yetkinin kullanılması sırasında temel hak ve özgürlüklerin korunması, ölçülülük ve eşitlik ilkelerinin gözetilmesi de hukuk devletinin vazgeçilmez gereklerindendir.
Laiklik, insanların dinî inançlarını yok saymanın değil; farklı inançlara sahip olan veya herhangi bir inancı benimsemeyen bireylerin bir arada, eşit haklarla yaşayabilmesinin güvencelerinden biri olmalıdır.
Devletin tarafsızlığı, vatandaşın inançsızlaştırılması anlamına gelmez.
Başörtüsü takmak istemeyen bir genç kızın özgürlüğü ne kadar kıymetliyse, kendi iradesiyle başını örtmek isteyen bir genç kızın özgürlüğü de aynı derecede kıymetlidir.
Hiçbir çocuk başını örtmeye zorlanmamalı; hiçbir çocuk da inancının gereği olarak benimsediği kıyafet nedeniyle eğitim hayatından koparılmamalıdır.
Nitekim Azerbaycan Cumhuriyeti Anayasası'nın 42. maddesi eğitim hakkını, 48. maddesi ise vicdan özgürlüğünü güvence altına almaktadır.
Bu iki temel hak, birbirinin alternatifi değil; insan onurunu tamamlayan, birlikte korunması gereken değerlerdir.
Bir çocuğun inancına saygı göstermek, onun eğitim hakkından vazgeçmesini gerektirmemelidir.
BİR ÇOCUĞUN ELİNDEN KALEMİNİ, YÜREĞİNDEN UMUDUNU ALMAYIN!
Bir an için düşünelim...
Sabah erkenden uyanmış, okul çantasını hazırlamış, defterlerini ve kitaplarını özenle yerleştirmiş bir kız çocuğu...
Gözlerinde umut, yüreğinde heyecan var.
Hayalleri var.
Doktor olmak istiyor.
Öğretmen olmak istiyor.
Mühendis, bilim insanı, hukukçu olmak istiyor.
Ülkesine, milletine ve insanlığa hizmet etmek istiyor.
Fakat okul kapısında, başındaki örtü sebebiyle içeri alınmadığını düşünelim.
O kapı yalnızca bir öğrencinin yüzüne kapanmış olmaz; onun hayallerine, geleceğine ve eğitime duyduğu güvene de kapanmış olur.
Bir çocuğun gözyaşı, hangi ülkede dökülürse dökülsün, insanlığın ortak vicdanına seslenir.
Hele o çocuk, gönül bağlarımızın böylesine güçlü olduğu kardeş Azerbaycan'ın evladıysa, yaşadığı veya yaşayabileceği mağduriyet bizim için de derin bir hassasiyet taşır.
Unutmayalım ki bir milletin gerçek gücü, çocuklarının kıyafetlerini birbirine benzetebilmesinde değil; onların bilgi, bilim, ahlak ve erdemle yetişmesini sağlayabilmesindedir.
Geleceğin güçlü Azerbaycan'ını inşa edecek olanlar, bugün okul sıralarında eğitim görmesi gereken çocuklardır.
Onların elinden kalemini, yüreğinden umudunu, zihninden geleceğe dair hayallerini almaya hiç kimsenin hakkı olmamalıdır.
AZERBAYCAN'IN GÜCÜ, MİLLÎ VE MANEVİ DEĞERLERİYLE BİRLİKTE YÜKSELECEKTİR!
Karabağ uğruna hayatını feda eden şehitlerimizi, fedakârlığın ve cesaretin timsali gazilerimizi, onların muhterem ailelerini düşündüğümüzde, bu konunun taşıdığı insani ve vicdani sorumluluk daha da belirginleşmektedir.
Vatanını koruyanların evlatlarının da geleceğe güvenle hazırlanabilmesi, güçlü bir devlet olmanın temel göstergelerindendir.
Uğruna fedakârlık yapılan bir vatanın en kıymetli hazinesi, o vatanın çocuklarıdır.
Azerbaycan'ın bağımsızlığına, egemenliğine ve toprak bütünlüğüne verdiğimiz destek ne kadar samimiyse, Azerbaycanlı kardeşlerimizin temel hak ve özgürlüklerine gösterdiğimiz hassasiyet de o kadar samimidir.
Bizim Azerbaycan sevgimiz, yalnızca onun topraklarına, bayrağına ve tarihine duyduğumuz bağlılıktan ibaret değildir.
Bu sevgi; Azerbaycan'ın insanına, ailelerine, çocuklarına, kültürüne, millî ve manevi değerlerine duyduğumuz muhabbeti de içinde barındırmaktadır.
Kardeşlik, yalnızca sevinçleri paylaşmak değil; gerektiğinde birbirimizin meselelerine sevgi, saygı, samimiyet ve sorumluluk duygusuyla dikkat çekebilmektir.
Bu mesele, Azerbaycan'ın egemenliğini tartışmaya açma veya kardeşliğimize gölge düşürme meselesi değildir.
Aksine, kardeşlik hukukunun gerektirdiği karşılıklı hassasiyetin, vicdani sorumluluğun ve insani dayanışmanın bir ifadesidir.
Çünkü söz konusu olan; bir çocuğun eğitim hakkı, bir ailenin vicdanı ve bir milletin geleceğidir.
SAYIN CUMHURBAŞKANI İLHAM ALİYEV'E SAMİMİ BİR ÇAĞRI
Azerbaycan Cumhurbaşkanı Sayın İlham Aliyev'e, Türkiye'den kardeşlik, hürmet ve muhabbet duygularıyla seslenmek istiyorum.
Sayın Cumhurbaşkanı,
Karabağ'ın kurtuluşuyla Azerbaycan halkının tarihinde önemli bir dönüm noktasına hep birlikte şahit olduk.
Azerbaycan'ın bağımsızlığı, toprak bütünlüğü ve geleceği, Türkiye'deki kardeşleriniz için de her zaman büyük önem taşımaktadır.
Bugün ise kardeş Azerbaycan'da bazı kız çocuklarının başörtüsü nedeniyle eğitim hayatlarında engellerle karşılaştıklarına ilişkin iddialar, Türkiye'de de dikkatle ve hassasiyetle takip edilmektedir.
Sizlerden beklentimiz; söz konusu iddiaların ilgili makamlarca titizlikle araştırılması, varsa mağduriyetlerin gecikmeksizin giderilmesi ve hiçbir çocuğun inancı ile eğitimi arasında tercih yapmak zorunda bırakılmamasıdır.
Okul kıyafetlerine ilişkin düzenlemelerin uygulanmasında, öğrencilerin din ve vicdan özgürlüklerini koruyan; eğitim hakkını güvence altına alan, açık, hakkaniyetli ve ölçülü çözümlerin geliştirilmesi mümkündür.
Bu doğrultuda, özellikle başörtülü öğrencilerin eğitim kurumlarına erişiminin engellenip engellenmediğinin araştırılması, uygulamadaki belirsizliklerin giderilmesi ve bütün okullarda temel hakları gözeten ortak bir yaklaşım benimsenmesi büyük önem taşımaktadır.
Hiçbir kız çocuğunun başındaki örtü, elindeki kitaba; hiçbir öğrencinin inancı, eğitimine ve geleceğine engel olmamalıdır.
Bu konuda göstereceğiniz hassasiyetin, Azerbaycan toplumunda huzurun, karşılıklı güvenin, adalet duygusunun ve millî birlik anlayışının güçlenmesine katkı sağlayacağına inanıyorum.
Böylesine önemli bir meselenin, devletin şefkatini ve adaletini esas alan bir yaklaşımla çözüme kavuşturulmasını içtenlikle temenni ediyorum.
KARDEŞLİĞİMİZİN TEMELİNDE ADALET, MERHAMET VE VİCDAN OLMALIDIR!
Türkiye, geçmişte başörtüsü nedeniyle eğitim hakkının sınırlandırılmasına ilişkin tartışmaların, yaşanan mağduriyetlerin ve bunların toplumsal hayatta bıraktığı derin izlerin şahidi olmuş bir ülkedir.
Eğitim kurumlarının kapılarında yaşanan acıları, gençlerin hayallerinin yarım kalmasını, ailelerin üzüntülerini ve yıllarca süren hak arayışlarını toplumsal hafızamızda hâlâ taşıyoruz.
Bu tecrübeler bize önemli bir hakikati öğretmiştir:
Din ve vicdan özgürlüğü ile eğitim hakkı, birbirinin karşısına çıkarılmamalıdır.
İnsanların inançları ve hayat tercihleri farklı olabilir. Ancak bu farklılıklar, toplumsal huzurun önünde bir engel değil; karşılıklı saygı ve hukuk güvencesi içerisinde birlikte yaşama kültürünün bir parçası olmalıdır.
Bugün kardeş Azerbaycan'da da aynı hassasiyetin gözetilmesini, çocukların eğitim hayatını olumsuz etkileyebilecek uygulamaların yeniden değerlendirilmesini temenni ediyoruz.
Unutmayalım:
Bir devletin büyüklüğü yalnızca ordusunun gücüyle, ekonomik imkânlarıyla veya topraklarının genişliğiyle ölçülmez.
O devletin gerçek büyüklüğü; çocuklarına sunduğu eğitim imkânlarıyla, vatandaşlarının onurunu korumasıyla, adaleti yaşatmasıyla ve temel hak ve özgürlüklere gösterdiği saygıyla da ölçülür.
Güçlü devlet, vatandaşının inancından korkan değil; onun hakkını ve hukukunu güvence altına alan devlettir.
Güçlü toplum, farklılıkları çatışma sebebi hâline getiren değil; ortak değerler etrafında karşılıklı saygıyla yaşayabilen toplumdur.
Bizim arzumuz; güçlü, bağımsız ve müreffeh Azerbaycan'ın, aynı zamanda bütün evlatlarının kendilerini eşit, güvende, huzurlu ve özgür hissettikleri bir ülke olarak yükselmesidir.
Türkiye ile Azerbaycan'ın kardeşliği, tarih boyunca nice zorlukları aşmış köklü bir gönül bağıdır.
Bu kardeşliğin geleceği de ortak tarihimiz kadar adalete, merhamete, insan onuruna ve birbirimizin hukukuna göstereceğimiz saygıya bağlıdır.
Ve son sözümüz, bütün samimiyetimizle şudur:
Bir kız çocuğunun başındaki örtü, elindeki kitaba engel olmasın!
Hiçbir çocuğun okul kapısı, vicdanının ve inancının önünde kapanmasın!
Hiçbir evladımız, inancı ile geleceği arasında tercih yapmak zorunda bırakılmasın!
Çünkü çocukların geleceğini korumak, milletlerin geleceğini korumaktır.
İki devlet, bir millet; ortak tarih, ortak vicdan, ortak gelecek!
Yaşasın Türkiye–Azerbaycan kardeşliği!

9 Ekim 2026 Cuma

BEYTÜLMAL EMANETTİR; KUL HAKKI VE ADALET HER ŞEYİN ÜZERİNDEDİR!

Yüce Rabbimiz Kur’an-ı Kerim’de şöyle buyurmaktadır:

“Kim, kamu malına ihanet ederse, kıyamet günü, hainlik ettiği şeyin günahı, boynuna asılı olarak gelir.” (Âl-i İmrân, 3/161)

Beytülmal; yetimin hakkı, emeklinin alın teri, işçinin emeği, hastanın şifası ve milletin ortak emanetidir. Bu emaneti korumak, yalnızca hukuki bir yükümlülük değil, aynı zamanda ahlaki ve vicdani bir sorumluluktur.

Merhum devlet adamı Hasan Celal Güzel’in yıllar önce dile getirdiği “Benim anladığım mânâda siyasete ‘Zengin girilir, fakir çıkılır’.” sözü, bugün de üzerinde önemle düşünülmesi gereken bir devlet ve siyaset ahlakını hatırlatmaktadır.

Kamuoyuna yansıyan fon soruşturmasında 187 milyar 653 milyon TL tutarında kazanç tespit edildiğine ilişkin açıklamalar, ekonomik hayatta şeffaflığın, etkin denetimin ve adaletin önemini bir kez daha gündeme getirmektedir. İddialar hukuk çerçevesinde titizlikle araştırılmalı, masumiyet karinesi korunmalı ve hukuka aykırılığı kesinleşen işlemler karşılıksız bırakılmamalıdır.

Makamlar geçici, servetler fâni; kul hakkı ve hesap günü ise hakikattir.

Bir tarafta milyarlarca liralık haksız kazanç iddialarının tartışıldığı, diğer tarafta Sudan’da açlıkla, Gazze’de savaş, kuşatma ve yıkımla hayatta kalmaya çalışan milyonlarca masumun bulunduğu bir dünyada; adaleti, merhameti, kul hakkını ve emanete sadakati yeniden hatırlamak, vicdanlarımızla samimi bir muhasebe yapmak zorundayız.

Bu mübarek Cuma’nın; Mescid-i Aksâ’nın ve Kudüs’ün huzura, Gazze ve Filistin’in barışa kavuşmasına, akan kanın ve gözyaşının dinmesine; başta Gazze, Sudan, Doğu Türkistan ve Hindistan olmak üzere dünyanın dört bir yanında zulme uğrayan bütün mazlumların hak ve hürriyetlerine kavuşmasına vesile olmasını Yüce Rabbimizden niyaz ediyorum.

Rabbim, bizleri kul hakkından sakınan, emanete sahip çıkan ve adaletten ayrılmayan kullarından eylesin. Yeryüzünde zulmün yerine adaleti, nefretin yerine merhameti, savaşın yerine barışı hâkim kılsın.

Cumamız mübarek, dualarımız kabul olsun. Âmin.