Bu Blogda Ara

21 Nisan 2026 Salı

23 Nisan’da Evde Sağlık Ziyareti

Aydın İl Sağlık Müdürümüz Sayın Dr. Eser Şenkul, 23 Nisan Ulusal Egemenlik ve Çocuk Bayramı dolayısıyla Evde Sağlık Hizmetleri’nden faydalanan çocuklarımızı ve ailelerini evlerinde ziyaret etti.


Ziyaretler kapsamında Yedi Eylül, Efeler ve Yeniköy Mahalleleri’nde ikamet eden çocuklarımızın sağlık durumları hakkında ailelerinden ve Evde Sağlık Hizmetleri ekiplerimizden bilgi alan İl Sağlık Müdürümüz, çocuklarımıza çeşitli hediyeler takdim ederek 23 Nisan Ulusal Egemenlik ve Çocuk Bayramı’nı kutladı.


İl Sağlık Müdürümüz, “Evde sağlık hizmetlerinden yararlanan hasta ve yakınlarımız hiçbir zaman yalnız değildir” diyerek, Evde Sağlık Hizmetleri ekiplerimizin vatandaşlarımızın yanında olmaya devam edeceğini vurguladı.


Ailelerimiz ise sunulan hizmetlerden duydukları memnuniyeti ifade ederek, ekiplerimize teşekkürlerini iletti.


Ziyaret programına; Kamu Hastaneleri Hizmetleri Başkanımız ve Evde Sağlık Hizmetleri İl Koordinatörümüz eşlik etti.


17 Nisan 2026 Cuma

Çocuklukta Şiddet Tesadüf Değil, İhmallerin Sonucudur

Alkol ve uyuşturucu gibi bağımlılıklar aklı ve iradeyi zayıflatır; aile huzurunu yıkar. Dijital bağımlılık ise insanı yalnızlaştırır; merhameti köreltip acıyı “seyredilen içerik”e dönüştürebilir. Son günlerde yaşadığımız acı hadiseler bir kez daha gösterdi ki: Çocuklukta şiddet tesadüf değil, ihmallerin sonucudur.

Bu mübarek Cuma gününde Rabbimizden; evlatlarımızın emniyeti, ailelerimizin huzuru ve toplumumuzda merhamet ile adaletin güçlenmesi için dua ediyorum. Rabbim, her türlü bağımlılıktan, şiddetten ve kötülükten bizleri muhafaza eylesin.

Cumanız mübarek olsun. Selam ve dua ile…


13 Nisan 2026 Pazartesi

Sağlık Sisteminde “Suç” Tartışması: Bir İtiraf mı, Yoksa Yapısal Bir Alarm mı?

Son günlerde, Reşat Bahat’ın kamuoyuna yansıyan açıklamaları sağlık sistemine ilişkin tartışmaları yeniden alevlendirdi. “İşlemlerin büyük kısmında suç işliyoruz” şeklinde özetlenen bu ifade, ilk bakışta sert ve sarsıcı bir itiraf gibi algılandı. Oysa bu söz, tek başına değerlendirildiğinde eksik; bağlamı içinde okunduğunda ise çok daha derin bir gerçeğin işareti.

 

Bugün Türkiye’de sağlık hizmet sunumu, kamu finansmanı ile özel sektörün hizmet üretiminin birlikte yürütüldüğü karma bir model üzerine kuruludur. Bu model, teoride erişimi genişletirken kaliteyi artırmayı hedefler. Ancak uygulamada, finansman ile maliyet arasındaki dengenin bozulması sistemin en zayıf halkasını oluşturmaktadır.

 

Sağlık Uygulama Tebliği (SUT) kapsamında belirlenen fiyatlar, uzun süredir artan enflasyon, dövize bağlı tıbbi giderler ve personel maliyetleri karşısında yetersiz kalmaktadır. Bu durum, özel sağlık kuruluşlarını sürdürülebilirlik açısından zorlamakta ve onları zor bir tercihle baş başa bırakmaktadır: Ya zararına hizmet sunmak ya da ilave ücretleri artırarak mali dengeyi sağlamaya çalışmak.

 

Tam da bu noktada ortaya çıkan tablo, mevzuat ile saha gerçekliği arasındaki mesafenin açıldığını göstermektedir. Bu mesafe, zamanla sistem içinde gri alanların oluşmasına neden olmakta ve tartışmaların merkezine yerleşmektedir.

 

Vatandaş açısından bakıldığında ise mesele daha nettir. Aynı sağlık hizmeti için farklı kurumlarda ciddi ücret farklılıkları oluşabilmekte, hizmet öncesi yeterli mali bilgilendirme yapılmamakta ve hak arama süreçleri çoğu zaman pratikte işletilememektedir. Bu durum, sağlık sistemine duyulan güveni doğrudan etkilemektedir.

 

Bu tartışmayı yalnızca “suç” kavramı üzerinden yürütmek, meseleyi daraltmak olur. Asıl problem, sistemin tasarımında ve işleyişinde ortaya çıkan yapısal uyumsuzluktur. Bugün karşı karşıya olduğumuz durum, bireysel ihlallerin ötesinde, sürdürülebilirlik krizinin habercisidir.

 

Eğer mevcut yapı bu şekilde devam ederse, sağlık hizmetlerinde fiilen iki katmanlı bir sistemin oluşması kaçınılmaz hale gelebilir: Kağıt üzerinde herkese eşit erişim sunan, ancak uygulamada cepten ödemelerin giderek arttığı bir yapı. Bu da hem eşitsizlikleri artırır hem de kamuya olan güveni zedeler.

 

Bu noktada yapılması gereken, meseleyi suç–ceza eksenine indirgemek değil; sistemi bütüncül bir bakış açısıyla yeniden ele almaktır. SUT fiyatlarının gerçek maliyetleri yansıtacak şekilde güncellenmesi, fiyatlandırmada şeffaflığın sağlanması ve denetim mekanizmalarının sahada etkin hale getirilmesi, atılması gereken temel adımlar arasında yer almaktadır.

 

Sonuç olarak, Reşat Bahat’ın sözleri bir itiraf olarak değil, bir uyarı olarak okunmalıdır. Bu uyarı, sağlık sisteminin mevcut haliyle sürdürülebilirliğinin sorgulanması gerektiğini açıkça ortaya koymaktadır.

 

Sağlık hizmetlerinde kalite, erişilebilirlik ve finansal dengeyi aynı anda koruyabilmek, ancak gerçekçi ve cesur reformlarla mümkündür. Aksi halde tartışmalar devam edecek, ancak sorunlar derinleşecektir.

 

 

10 Nisan 2026 Cuma

“Allah katında yegâne din İslâm’dır.” (Âl-i İmrân, 3/19.)

Cenâb-ı Hak, dünyamızı ve âhiretimizi mamur kılmak üzere bizlere akıl ve irade vermiş; peygamberler göndermiş, kitaplar indirmiştir. “Allah katında yegâne din İslâm’dır.” (Âl-i İmrân, 3/19.) fermanıyla da kıyamete kadar gelecek bütün insanlar için İslâm’ı seçmiştir.

Yangın yerine çevrilmek istenen dünyamızı yeniden huzur yurduna dönüştürecek olan, Kur’ân-ı Kerîm’in hayat veren ilkeleridir. Gönülleri birbirine ısındıracak, insanları birbirine kaynaştıracak olan ise Allah Resûlü (s.a.s.)’in güzel ahlâkıdır.

Ancak yeryüzünün birçok yerinde yaşanan acılar sebebiyle gönlümüz bir yanıyla buruktur. Başta Mescid-i Aksâ ve Gazze olmak üzere Filistin’de, Doğu Türkistan’da, Sudan’da ve dünyanın farklı coğrafyalarında zulüm altında yaşayan mazlumların hüznü, sevinçlerimize gölge düşürmektedir. Temennimiz; akan kanın durduğu, gözyaşlarının dindiği, adaletin, merhametin ve huzurun hâkim olduğu bir dünyanın mümkün olmasıdır.

Bu mübarek Cuma gününün faziletini ve icabet vaktini vesile ederek; zulüm altındaki tüm mazlumların ferahlığa kavuşmasını, barışın ve adaletin hâkim olmasını Yüce Allah’tan niyaz ediyorum.

Cumanız mübarek olsun. Selam ve dua ile…

3 Nisan 2026 Cuma

Aydın Şehir Hastanesi Eğitim Birimi Sorumlusu Esra Bozkurt’un Gurur Verici Başarısı

Aydın Şehir Hastanesi Eğitim Birimi Sorumlusu ve Aydın Adnan Menderes Üniversitesi Hemşirelik Fakültesi doktora öğrencisi Sayın Esra Bozkurt’un gurur verici başarısını paylaşmak istiyorum.

Kendisi, danışmanı Doç. Dr. Seher Sarıkaya Karabudak ile birlikte geliştirdiği “Yenidoğan Uyku Başlığı” buluşu ile Türk Patent ve Marka Kurumu tarafından faydalı model tescili almıştır.

Bu yenilikçi ürün, yenidoğan yoğun bakım ünitelerinde yatan bebeklerin çevresel ışık ve sesten korunmasını sağlayarak uyku kalitesini artırmayı ve sirkadiyen ritim gelişimine katkı sunmayı hedefliyor. Klinik hemşireliğinden doğan pratik bir çözüm olarak, prematüre ve yenidoğan bakımında önemli bir katkı sağlıyor.

Başarı, ADÜ Rektörü Prof. Dr. Bülent Kent ve Türk Patent ve Marka Kurumu Başkanı Prof. Dr. Muhammed Zeki Durak’ın katılımıyla düzenlenen “Sınai Mülkiyet ve Akademik Hayat” etkinliğinde belge töreniyle taçlandırıldı.

Hemşirelerimizin bilimsel üretkenliği ve yenilikçi yaklaşımları, sağlık hizmetlerimizi daha ileri taşıyor. Esra Bozkurt’u ve hocası Doç. Dr. Seher Sarıkaya Karabudak’ı yürekten tebrik ediyorum.

#Hemşirelik #YenidoğanBakımı #Patent #FaydalıModel #ADÜ #Sağlıktaİnovasyon #AydınŞehirHastanesi

https://youtu.be/9S9P_shzRj4?si=nRvGMsAeAdKuqaLa 

 

1 Nisan 2026 Çarşamba

ORTA DOĞU’DA YENİ KIRILMA HATTI

ORTA DOĞU’DA YENİ KIRILMA HATTI


KUTSAL ÜZERİNDEN SESSİZ KUŞATMA


Prof. Dr. Numan Kurtulmuş’un “Mescid-i Aksa’nın yıkımına hazırlık” uyarısı, bir diplomatik çıkış değil; küresel bir kırılmanın habercisi.

Sorun artık sadece toprak değil — kutsal, kimlik ve egemenlik meselesi.


Türkiye Büyük Millet Meclisi Başkanı Prof. Dr. Numan Kurtulmuş’un,

“İsrail’in esas niyeti Mescid-i Aksa’nın yıkımına hazırlık sürecini başlatmaktır” sözü, sıradan bir diplomatik tepki değildir.Bu söz; bir tarih muhasebesi, bir vicdan çağrısı ve bir hakikat beyanıdır.


MESELE ARTIK TOPRAK DEĞİL, KUTSALDIR


Mescid-i Aksa sadece bir taş yapı değildir.

O; bir hafızadır.

O; bir kimliktir.

O; asırlardır diri kalan bir medeniyet iddiasıdır.


Bu yüzden Aksa’ya yönelen her müdahale, yalnızca Filistinlilere değil; bütün Müslümanlara yönelmiş bir meydan okumadır.


“GÜVENLİK” ADI ALTINDA EGEMENLİK DAYATMASI


Bugün “güvenlik” bahanesiyle yapılanlar, gerçekte egemenlik dayatmasının basamaklarıdır. İbadetin engellenmesi, erişimin kısıtlanması ve insanların kutsal mekânın dışında bırakılması artık inkâr edilemeyecek bir gerçektir.


YIKIM HER ZAMAN BULDOZERLE OLMAZ

Kapıları kapatarak

İbadeti engelleyerek

Statüyü aşındırarak

Kutsiyeti tartışmaya açarak


Bir mabed, yıkılmadan da hedef alınabilir.


ADI KONMAMIŞ KUŞATMA


İsrail devleti resmî olarak “yıkacağız” demiyor olabilir. Ama sahadaki gerçeklik, bu inkârı anlamsız kılmaktadır.


Fanatik çevrelerin cüreti, oldu-bitti siyaseti ve uluslararası sessizlik, niyetin yönünü açıkça ortaya koymaktadır.


Asıl tehlike: Bir anda gelen yıkım değil, her gün normalleşen saldırıdır.


BU, TARİHİ HAFIZAYA MÜDAHALEDİR


Erişimi sınırlandırın.

İbadeti denetim altına alın.

Statüyü değiştirin.


Sonra bunu “güvenlik” diyerek meşrulaştırın.


Bu sadece siyaset değildir.

Bu, hafızayı silme girişimidir.


BU EMANETİN MUHATABI 1.5 MİLYAR İNSAN


Mescid-i Aksa, yaklaşık 1,5 milyar Müslümanın kalbinde yer eden bir emanettir.


Bu emanete uzanan el; yalnızca taş duvarlara değil, bir inanca, bir kimliğe ve bir medeniyet hafızasına uzanmaktadır.


Bu müdahale sadece bölgesel kriz değil, küresel vicdan kırılması üretir.


SUSKUNLUK TARAFSIZLIK DEĞİLDİR


Türkiye’nin yükselttiği sert ses, abartı değil; gecikmiş ama zorunlu bir ikazdır.


Çünkü bu meselede suskunluk:

👉 Tarafsızlık değil

👉 Meşruiyet üretmektir


Bugün mesele artık sadece Filistin meselesi değildir.


Mesele;

kutsalın savunulup savunulamayacağı,

hukukun mu zorbalığın mı kazanacağı,

hafızanın mı dayatmanın mı galip geleceğidir.


Mescid-i Aksa’ya uzanan her el, yalnızca Kudüs’e değil; bir inancın haysiyetine uzanmaktadır.

23 Mart 2026 Pazartesi

Hukuk mu, Güç mü? Küresel Sistem Bir Yargıcı Nasıl Yalnız Bıraktı!

Uluslararası Ceza Mahkemesi yargıçlarına yönelik yaptırımlar, yalnızca bir kişiyi değil; küresel hukuk düzeninin sınırlarını da tartışmaya açıyor.


Uluslararası sistemin en temel iddiası şudur: Hukuk, gücün üzerinde olmalıdır. Ancak son dönemde Uluslararası Ceza Mahkemesi yargıçlarına yönelik uygulanan yaptırımlar, bu iddianın ne kadar kırılgan olduğunu bir kez daha gözler önüne serdi.


Benjamin Netanyahu ve Yoav Gallant hakkında yürütülen süreçler sonrasında, bazı ICC yargıçlarının ABD tarafından yaptırım listesine alınması; klasik diplomatik gerilimlerin ötesinde, doğrudan bireyleri hedef alan yeni bir güç kullanım biçimine işaret ediyor. Bu durum, yalnızca bir hukuk tartışması değil; aynı zamanda küresel finans sisteminin siyasi bir araç olarak nasıl kullanılabildiğinin de açık bir göstergesi.


Bugün gelinen noktada, bir yargıcın uluslararası bir karar sürecine katılması nedeniyle bankacılık sistemine erişiminin kısıtlanması, alışveriş yapamaz hâle gelmesi veya dijital platformlardan dışlanması gibi sonuçlarla karşılaşması, modern dünyada “yaptırım” kavramının ne denli genişlediğini ortaya koymaktadır. Üstelik bu yaptırımların etkisi, yalnızca devletler arası düzeyde kalmamakta; bireysel yaşamın en temel alanlarına kadar sirayet etmektedir.


Bu sürecin arkasında ise açık bir siyasi tercih bulunmaktadır. Donald Trump yönetiminin ICC’ye yönelik sert tutumu, mahkemenin meşruiyetini tartışmaya açarken; aynı zamanda uluslararası hukukun sınırlarını da fiilen yeniden tanımlamaktadır. Zira bir mahkemenin kararlarının, küresel finans sistemine erişim üzerinden dolaylı biçimde cezalandırılması, hukuk ile güç arasındaki dengeyi açıkça güç lehine bozmak anlamına gelmektedir.


Burada asıl sorulması gereken soru şudur: Bir yargıç, verdiği ya da içinde yer aldığı bir karar nedeniyle ekonomik olarak cezalandırılıyorsa, o sistemde yargı bağımsızlığından ne ölçüde söz edilebilir? Daha da önemlisi, bu durum yalnızca belirli bir ülkeyi veya dosyayı mı ilgilendirmektedir, yoksa gelecekte tüm uluslararası yargı mekanizmaları için caydırıcı bir örnek mi oluşturmaktadır?


Avrupa’nın bu süreçteki tutumu da ayrı bir tartışma başlığıdır. Zira kendi yargıçlarının küresel finans sistemi içinde karşılaştığı bu tür kısıtlamalara karşı ne ölçüde koruyucu mekanizmalar geliştirebildiği, Avrupa Birliği’nin stratejik özerklik iddiasının da bir testi niteliğindedir. Dijital euro gibi alternatif finansal altyapı arayışlarının bu bağlamda yeniden gündeme gelmesi tesadüf değildir.


Sonuç olarak mesele, yalnızca bir yargıcın yaşadığı bireysel mağduriyet değildir. Asıl mesele; uluslararası hukukun, küresel güç dengeleri karşısında ne kadar bağımsız kalabildiğidir. Eğer hukuk, güçlü olanın çizdiği sınırlar içinde hareket etmek zorunda kalıyorsa; o zaman ortada evrensel bir adalet düzeninden değil, yalnızca güçle şekillenen bir sistemden söz etmek gerekir.


Ve belki de bugün yaşananlar, geleceğe dair en net soruyu sormamıza neden olmaktadır:Küresel düzende gerçekten hukuk mu üstün, yoksa sadece gücün izin verdiği kadar mı hukuk var?


https://youtu.be/P-CqAp2I0ko