Bu Blogda Ara

15 Mart 2026 Pazar

MESCİD-İ AKSA KAPALI

Kapalı Bir Mabedin Anlattıkları

Ramazan’ın en kutsal günlerinde Al-Aqsa Mosque’nin günlerce kapalı kalması, yalnızca bir güvenlik tedbiri tartışması değildir. Bu gelişme; ibadet özgürlüğü, tarihî statü ve bölgesel dengeler açısından dikkatle okunması gereken bir işarettir.

Bir Mabedin Kapısından Daha Fazlası

Son günlerde İslam dünyasında en çok konuşulan gelişmelerden biri, Kudüs’te bulunan Al-Aqsa Mosque’nin Ramazan ayının son günlerinde uzun süre kapalı tutulması oldu. Ramazan, Müslümanlar için yalnızca bir ibadet ayı değil; aynı zamanda manevî yoğunluğun ve toplu ibadetlerin zirveye ulaştığı bir zaman dilimidir. Özellikle son on gün, teravih namazları, gece ibadetleri ve itikâf gibi ritüellerle ayrı bir anlam taşır.

Bu nedenle böylesi bir dönemde kutsal mekânın kapalı olması, sadece günlük ibadet düzeninin aksaması olarak görülemez. Çünkü Mescid-i Aksa, Müslümanlar için sıradan bir ibadet alanı değil; tarih, inanç ve kimlik duygusunun birleştiği sembolik bir merkezdir.

Statüko Tartışmasının Gölgesinde

1967’den sonra şekillenen düzen, Kudüs’teki kutsal mekânların kullanımına ilişkin hassas bir dengeye dayanıyordu. Bu denge, çoğu zaman “statüko” olarak adlandırılan fiilî bir uzlaşıya işaret eder. Bu düzenin temelinde ise ibadet özgürlüğünün korunması ve kutsal mekânların farklı inanç grupları arasında çatışma alanına dönüşmemesi fikri yer alır.

Son yıllarda ise bu statükonun giderek daha fazla tartışıldığı görülüyor. Erişim kısıtlamaları, güvenlik gerekçeleriyle alınan kararlar ve sahadaki gerilimler, Kudüs’teki hassas dengeyi daha kırılgan hâle getiriyor.

Mescid-i Aksa’nın günlerce kapalı tutulması da bu bağlamda değerlendirildiğinde, tek başına bir güvenlik uygulaması olmaktan çok daha geniş bir tartışmanın parçası olarak görülüyor.

Sembolün Gücü

Kutsal mekânlar yalnızca taş duvarlardan ibaret değildir. Onlar, toplumların tarihî hafızasını ve kolektif duygularını temsil eden sembollerdir. Bu nedenle bu tür yerlerde yaşanan gelişmeler, fiziksel sonuçlarından çok daha büyük psikolojik ve siyasal etkiler üretir.

Kudüs, bu sembolik anlamın en yoğun hissedildiği şehirlerden biridir. Çünkü burada atılan her adım, sadece yerel bir düzenlemeyi değil; aynı zamanda uluslararası kamuoyunda yankı bulan bir mesajı da beraberinde getirir.

Geçici Kararlar, Kalıcı Sonuçlar

Bugün yaşanan gelişme belki “geçici bir kapanma” olarak tanımlanabilir. Ancak tarih bize, kutsal mekânlarda atılan küçük adımların zaman içinde daha büyük dönüşümlere yol açabileceğini gösteriyor.

Bu nedenle meseleye sadece güvenlik başlığı altında bakmak eksik kalır. Aynı zamanda hukuk, ibadet özgürlüğü, uluslararası hassasiyetler ve tarihsel sorumluluk açısından da değerlendirilmesi gerekir.

Çünkü bazı mekânlar vardır ki, onların kapısı kapandığında tartışılan şey yalnızca bir mabedin kapısı değildir.

Aslında tartışılan, insanlığın ortak vicdanıdır.


14 Mart 2026 Cumartesi

14 Mart Tıp Bayramımız Kutlu Olsun

14 Mart; yalnızca bir meslek bayramı değil, hekimliğin bilgi, vicdan, sorumluluk ve adanmışlık üzerine kurulu köklü geleneğini hatırlatan anlamlı bir gündür.

İnsan hayatının kutsallığını merkeze alarak her şart altında özveriyle görev yapan hekimlerimiz; bilimsel yaklaşımı, mesleki birikimi ve güçlü sorumluluk bilinciyle sağlık sistemimizin en temel güvencelerinden biri olmaya devam etmektedir.

Bu vesileyle, mesleğini büyük bir onur ve sorumluluk duygusuyla icra eden tüm hekimlerimizin 14 Mart Tıp Bayramı’nı kutluyor; iyi hekimlik değerlerinin güçlendiği, emeğin karşılık bulduğu, şiddetten uzak ve saygın bir çalışma ortamının hâkim olduğu bir sağlık iklimini hep birlikte daha ileri taşıyacağımıza inanıyorum.

Bu anlamlı gün vesilesiyle, mesleğimize emek vermiş tüm büyüklerimizi ve görevleri sırasında hayatını kaybeden meslektaşlarımızı rahmet, minnet ve saygıyla anıyorum.

14 Mart Tıp Bayramımız kutlu olsun.



13 Mart 2026 Cuma

Türkiye, Bugün Büyük Bir Tarih ve Kültür Çınarını Kaybetti

Büyük tarihçi, akademisyen ve yazar Prof. Dr. İlber Ortaylı’nın vefatını derin bir teessürle öğrenmiş bulunuyorum.


Eserleri, sohbetleri ve kendine has anlatımıyla nesillere ilham veren müstesna bir ilim adamı olarak daima hayırla yâd edilecektir.


Allah’tan rahmet; ailesine, yakınlarına ve sevenlerine sabır ve başsağlığı diliyorum.


Ruhu şâd, mekânı cennet olsun.


11 Mart 2026 Çarşamba

Bir İnsan Yerdeyse, Toplum da Sınavdadır

Edirne’de iftar sonrası yaşanan ve güvenlik kameralarına yansıyan bir olay, hepimizin içini sızlatan bir tabloyu bir kez daha gözler önüne serdi. Kaldırımda yürürken fenalaşarak yere yığılan 48 yaşındaki Kemal Kulbilge’nin çevresinde birçok kişinin dakikalarca yalnızca bakıp geçtiği görüntüler kamuoyuna yansıdı. İlk ciddi müdahalenin bir taksi şoförü tarafından yapıldığı, ardından ambulansla hastaneye kaldırıldığı ancak tüm çabalara rağmen kurtarılamadığı bildirildi.


Bu tür olaylar yalnızca bireysel bir sağlık hadisesi değildir; aynı zamanda toplumun kriz anındaki reflekslerini de ortaya koyar. Bir insanın sokak ortasında yere yığılması, sıradan bir durum değildir. Bu tablo; basit bir senkop olabileceği gibi, ritim bozukluğu, kalp krizi, serebrovasküler olay ya da kardiyak arrest gibi zamanla yarışılan ciddi klinik durumların habercisi de olabilir. Tıpta “altın dakikalar” olarak ifade edilen ilk anlar, çoğu zaman hayatla ölüm arasındaki ince çizgiyi belirler.


Böyle bir durumda herkesin tıbbi müdahale yapmasını beklemek gerçekçi değildir. Ancak en temel insani refleksin devreye girmesi gerekir. Bir insanın yere yığıldığını görmek, en azından durup durumunu kontrol etmeyi, çevreden yardım istemeyi ve acil çağrı hattı olan 112’yi aramayı gerektirir. Bazen doğru zamanda yapılan tek bir telefon çağrısı bile bir hayatın kurtulmasına vesile olabilir.


Psikolojide bu durum “bystander effect”, yani seyirci etkisi olarak tanımlanır. Kalabalık ortamlarda insanlar çoğu zaman sorumluluğun başkasına ait olduğunu düşünür. Herkes bir başkasının müdahale edeceğini varsayar ve sonuçta kimse ilk adımı atmaz. Kalabalık büyüdükçe bireysel sorumluluk hissi küçülür. Bu nedenle bazı trajediler, insanların kötü niyetinden değil; çoğu zaman pasifliğinden doğar.


Ancak mesele yalnızca psikolojik bir refleksle açıklanabilecek kadar basit değildir. Bu olay aynı zamanda toplumda ilk yardım bilgisi ve acil durum farkındalığının yeterince yerleşmemiş olduğunu da göstermektedir. Birçok insan ne yapacağını bilmediği için geri çekilir; yanlış bir şey yapmaktan, hukuki sorumluluk doğmasından ya da müdahalenin zarar vereceğinden endişe eder. Oysa temel ilk yardım eğitimi ve doğru bilgilendirme bu tereddütleri büyük ölçüde ortadan kaldırabilir.


Bu nedenle okullarda, iş yerlerinde ve toplumsal eğitim programlarında ilk yardım bilincinin daha yaygın hale getirilmesi hayati önem taşımaktadır. Acil durumlarda yapılacak basit müdahaleleri ve doğru iletişim yöntemlerini bilmek, yalnızca sağlık profesyonellerinin değil; toplumun her bireyinin sorumluluğu olmalıdır.


Bugün hepimiz ekranda izlediğimiz bir görüntü karşısında üzülüyoruz. Fakat asıl soru şudur: Aynı durumla yarın sokakta karşılaşsak ne yaparız? Birkaç saniye durup yardım çağıranlardan mı oluruz, yoksa bakıp geçenlerden mi?


Çünkü yerde yatan kişi çoğu zaman bir yabancı gibi görünür. Oysa hayatın gerçeği şudur: Bir gün o kaldırımda yatan kişi biz de olabiliriz, sevdiklerimiz de.


Bir toplumun medeniyeti yalnızca büyük sözlerle değil; yere düşen insana verdiği refleksle ölçülür. İnsan yerdeyse, aslında toplum da sınavdadır. Ve o sınavın ilk sorusu oldukça basittir: Geçip gidecek miyiz, yoksa insan kalmayı mı seçeceğiz?


https://youtube.com/shorts/umDOgZwMN2k?si=rTaSlBvdcUoNeUgf

8 Mart 2026 Pazar

Prof. Dr. Kazım Uysal ile Balık Eti: Bilim ve Kur’an Perspektifi

Balık eti tüketiminin sağlık açısından önemi, modern beslenme biliminin üzerinde özellikle durduğu konular arasında yer almaktadır. Yüksek biyoyararlanımlı protein içeriği, omega-3 yağ asitleri (EPA ve DHA) bakımından zenginliği ve sindiriminin görece kolay olması nedeniyle balık, dengeli beslenmenin önemli unsurlarından biridir.


Prof. Dr. Kazım Uysal ile yapılan ve My Rahle YouTube kanalında yayımlanan bu söyleşide; balık eti tüketiminde dikkat edilmesi gereken bilimsel ve pratik hususlar ele alınırken, aynı zamanda Kur’an-ı Kerîm’de denizden “taze et” elde edilmesine işaret eden Nahl Suresi 14. ayetin günümüz beslenme bilimi açısından dikkat çekici yönleri de değerlendirilmektedir.


Bilimsel veriler ışığında, balığın özellikle taze tüketilmesinin besin değeri ve sağlık açısından taşıdığı önem (oksidasyon süreçleri, histamin oluşumu ve soğuk zincirin korunması gibi faktörler) kapsamlı biçimde ele alınmaktadır.


Bilimsel bakış ile klasik metinlerin yorumunun bir araya geldiği bu söyleşi, gıda bilimi ve Kur’an yorumları arasındaki ilişkiye ilgi duyanlar için dikkat çekici bir içerik sunmaktadır.


🎥 Video: https://youtu.be/aWoGKbj2rvU


6 Mart 2026 Cuma

“Namazı dosdoğru kılın, zekâtı verin. Kendiniz için yaptığınız her iyiliği Allah katında bulursunuz. Şüphesiz Allah yaptıklarınızı görmektedir.” (Bakara, 2/110)


Yüce Rabbimiz Kur’ân-ı Kerîm’de şöyle buyurmaktadır:“Namazı dosdoğru kılın, zekâtı verin. Kendiniz için her ne iyilik yaparsanız, onu Allah katında bulursunuz. Şüphesiz Allah yaptıklarınızı hakkıyla görmektedir.” (Bakara, 2/110)

Bu ilahî çağrı bizlere; kulluğun yalnızca ibadetle değil, iyilikle, merhametle ve adaletle tamamlandığını hatırlatmaktadır.

Bu mübarek Cuma’nın hürmetine; başta Gazze, Sudan ve Doğu Türkistan olmak üzere dünyanın neresinde olursa olsun zulme uğrayan tüm mazlumların ferahlığa kavuşmasını, haksızlıkların sona ermesini, yeryüzünde adaletin, merhametin ve huzurun hâkim olmasını Yüce Allah’tan niyaz ediyorum.

Cuma’nız mübarek olsun.


3 Mart 2026 Salı

Rejim Değişikliği: Güç Siyasetinin Geri Dönüşü mü?

Bir ülkenin rejimini beğenmemek, onu askeri hedefe dönüştürmez. BM Şartı’nın 2/4. maddesi “güç kullanma yasağı”nı, tam da bu tür “siyasi mühendislik” girişimlerini engellemek için koydu. Bugün rejim değişikliği söylemi yeniden yükselirken, tartışma yalnızca siyaset değil; uluslararası hukuk ve uluslararası ceza hukuku açısından da ciddi sonuçlar doğuruyor.


Uluslararası hukuk, II. Dünya Savaşı’nın ardından basit ama hayati bir ilkeye yaslandı: Devletler, başka devletlerin toprak bütünlüğüne ve siyasi bağımsızlığına karşı güç kullanamaz. Bu ilke, Birleşmiş Milletler Şartı’nın 2/4. maddesinde açıkça yer alır. Bu düzenlemenin amacı, devletlerin birbirlerinin rejimlerini “beğenmediği” için savaş başlatmasının önüne geçmektir.


Bugün ise “rejim değişikliği” kavramı yeniden uluslararası gündemin merkezinde. Liderlik hedefli saldırılar, “rejimi devirin” çağrıları, “koşullar yaratma” vurgusu ve etnik fay hatlarına gönderme yapan söylemler, yalnızca bir ülkenin iç siyasetini değil; uluslararası düzenin dayandığı hukuki zemini de sarsıyor.

“Rejim” gerekçe olabilir mi?

Önce en temel soruyu sormak gerekir: Bir ülkenin yönetim biçimi, o ülkeye karşı askeri müdahalenin meşru gerekçesi olabilir mi?


Uluslararası hukukun cevabı nettir: Hayır.


Bir ülke otoriter olabilir. İnsan hakları sicili kötü olabilir. İç siyaseti tartışmalı olabilir. Bunların hiçbiri, başka devletlere “rejimi devirmek” için silah kullanma yetkisi vermez. Güç kullanımı ancak iki istisna altında meşru kabul edilir: Meşru müdafaa (BM Şartı madde 51) veya Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi’nin açık yetkilendirmesi.


Bu iki zemin yoksa, “rejim değişikliği” hedefiyle yürütülen askeri eylem, hukukun kırmızı çizgisine temas eder.


Sadece devletler mi sorumlu?

Bu tartışma sadece devlet sorumluluğu ile sınırlı değildir. Uluslararası Ceza Hukuku perspektifinden bakıldığında, üst düzey siyasi ve askeri liderler açısından bireysel sorumluluk ihtimali de gündeme gelebilir.


Roma Statüsü’nde düzenlenen “saldırı suçu” (crime of aggression), BM Şartı’na açıkça aykırı bir saldırı eylemini planlayan, başlatan veya icra eden liderlik düzeyindeki kişilerin cezai sorumluluğuna işaret eder. Diğer bir ifadeyle, hukuka aykırı güç kullanımının sadece diplomatik sonuçları değil, ceza hukuku sonuçları da olabilir.


Ayrıca çatışma sahasında sivillerin korunması, ayrım ve orantılılık ilkeleri gibi uluslararası insancıl hukuk kuralları ihlal edilirse, “savaş suçu” tartışmaları gündeme gelir. Bu noktada “hedef” söylemi ile “sonuç” arasındaki fark kritik hale gelir: Operasyonun askeri hedeflere yöneldiği iddia edilse bile, sivil kayıp ve yıkım ölçüsüz hale geldiğinde hukuki risk büyür.

Tarih uyarıyor: Irak ve Libya

Tarih, rejim değişikliği müdahalelerinin kısa vadeli “zafer” anlatılarıyla pazarlanıp, uzun vadeli ağır bedeller ürettiğini defalarca gösterdi.


2003 Irak müdahalesi, rejimi devirdi; ama devlet çöktü. Kurumsal boşluk, şiddetin yayılmasına zemin hazırladı. Radikal örgütler güç kazandı, milyonlarca insan yerinden edildi. Bölge uzun süreli bir istikrarsızlığa sürüklendi.


2011 Libya müdahalesi ise “sivilleri koruma” gerekçesiyle başladı; süreç fiilen rejim değişikliğine evrildi. Sonuç, merkezi otoritenin çözülmesi, milisleşme ve yıllarca süren güvenlik krizi oldu. Bu örnek, yetkilendirme sınırlarının genişletilmesinin nasıl kalıcı kaosa dönüşebileceğini gösterdi.


Bu iki vaka, basit bir gerçeği hatırlatıyor: Rejim devrilebilir; fakat devlet çöktüğünde ortaya çıkan boşluğu hukuk değil, kaos doldurur.


İran senaryosu neden daha tehlikeli?

İran gibi etnik çeşitliliği olan, bölgesel vekalet ağlarına sahip, enerji koridorlarının merkezinde bulunan bir ülkede “devlet mimarisinin” zayıflatılması; parçalı ve uzun süreli bir çöküş riskini büyütür.


Kısa vadede nükleer programın zarar görmesi veya liderliğin hedef alınması “başarı” gibi sunulabilir. Fakat uzun vadede bunun karşılığı; misilleme döngüsü, Hürmüz Boğazı üzerinden küresel enerji arzı krizi, bölgesel çatışmanın yayılması ve radikal unsurların güçlenmesi olabilir.


Üstelik bu tür müdahaleler, uluslararası düzende norm aşınmasını hızlandırır. Bir kere “rejim beğenmedim, değiştiririm” eşiği aşılırsa, yarın başka aktörler de aynı mantıkla hareket eder. Böylece güç kullanma yasağı istisna olmaktan çıkar; uluslararası ilişkilerde “güç” yeniden birincil dil haline gelir.


Son söz

Rejimler tartışılabilir. Eleştirilebilir. Diplomatik baskı uygulanabilir. Yaptırımlar konuşulabilir. Ama askeri güçle siyasi mühendislik yapmak, yalnızca hedef ülkeyi değil; uluslararası düzeni de kırılganlaştırır.


Uluslararası hukuk kusursuz değildir. Fakat alternatifi daha tehlikelidir: Normsuzluk.


Rejimler değişebilir. Ancak hukuk geri çekilirse, bedeli herkes öder.