
Bir ülkenin rejimini beğenmemek, onu askeri hedefe dönüştürmez. BM Şartı’nın 2/4. maddesi “güç kullanma yasağı”nı, tam da bu tür “siyasi mühendislik” girişimlerini engellemek için koydu. Bugün rejim değişikliği söylemi yeniden yükselirken, tartışma yalnızca siyaset değil; uluslararası hukuk ve uluslararası ceza hukuku açısından da ciddi sonuçlar doğuruyor.
Uluslararası hukuk, II. Dünya Savaşı’nın ardından basit ama hayati bir ilkeye yaslandı: Devletler, başka devletlerin toprak bütünlüğüne ve siyasi bağımsızlığına karşı güç kullanamaz. Bu ilke, Birleşmiş Milletler Şartı’nın 2/4. maddesinde açıkça yer alır. Bu düzenlemenin amacı, devletlerin birbirlerinin rejimlerini “beğenmediği” için savaş başlatmasının önüne geçmektir.
Bugün ise “rejim değişikliği” kavramı yeniden uluslararası gündemin merkezinde. Liderlik hedefli saldırılar, “rejimi devirin” çağrıları, “koşullar yaratma” vurgusu ve etnik fay hatlarına gönderme yapan söylemler, yalnızca bir ülkenin iç siyasetini değil; uluslararası düzenin dayandığı hukuki zemini de sarsıyor.
“Rejim” gerekçe olabilir mi?
Önce en temel soruyu sormak gerekir: Bir ülkenin yönetim biçimi, o ülkeye karşı askeri müdahalenin meşru gerekçesi olabilir mi?
Uluslararası hukukun cevabı nettir: Hayır.
Bir ülke otoriter olabilir. İnsan hakları sicili kötü olabilir. İç siyaseti tartışmalı olabilir. Bunların hiçbiri, başka devletlere “rejimi devirmek” için silah kullanma yetkisi vermez. Güç kullanımı ancak iki istisna altında meşru kabul edilir: Meşru müdafaa (BM Şartı madde 51) veya Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi’nin açık yetkilendirmesi.
Bu iki zemin yoksa, “rejim değişikliği” hedefiyle yürütülen askeri eylem, hukukun kırmızı çizgisine temas eder.
Sadece devletler mi sorumlu?
Bu tartışma sadece devlet sorumluluğu ile sınırlı değildir. Uluslararası Ceza Hukuku perspektifinden bakıldığında, üst düzey siyasi ve askeri liderler açısından bireysel sorumluluk ihtimali de gündeme gelebilir.
Roma Statüsü’nde düzenlenen “saldırı suçu” (crime of aggression), BM Şartı’na açıkça aykırı bir saldırı eylemini planlayan, başlatan veya icra eden liderlik düzeyindeki kişilerin cezai sorumluluğuna işaret eder. Diğer bir ifadeyle, hukuka aykırı güç kullanımının sadece diplomatik sonuçları değil, ceza hukuku sonuçları da olabilir.
Ayrıca çatışma sahasında sivillerin korunması, ayrım ve orantılılık ilkeleri gibi uluslararası insancıl hukuk kuralları ihlal edilirse, “savaş suçu” tartışmaları gündeme gelir. Bu noktada “hedef” söylemi ile “sonuç” arasındaki fark kritik hale gelir: Operasyonun askeri hedeflere yöneldiği iddia edilse bile, sivil kayıp ve yıkım ölçüsüz hale geldiğinde hukuki risk büyür.
Tarih uyarıyor: Irak ve Libya
Tarih, rejim değişikliği müdahalelerinin kısa vadeli “zafer” anlatılarıyla pazarlanıp, uzun vadeli ağır bedeller ürettiğini defalarca gösterdi.
2003 Irak müdahalesi, rejimi devirdi; ama devlet çöktü. Kurumsal boşluk, şiddetin yayılmasına zemin hazırladı. Radikal örgütler güç kazandı, milyonlarca insan yerinden edildi. Bölge uzun süreli bir istikrarsızlığa sürüklendi.
2011 Libya müdahalesi ise “sivilleri koruma” gerekçesiyle başladı; süreç fiilen rejim değişikliğine evrildi. Sonuç, merkezi otoritenin çözülmesi, milisleşme ve yıllarca süren güvenlik krizi oldu. Bu örnek, yetkilendirme sınırlarının genişletilmesinin nasıl kalıcı kaosa dönüşebileceğini gösterdi.
Bu iki vaka, basit bir gerçeği hatırlatıyor: Rejim devrilebilir; fakat devlet çöktüğünde ortaya çıkan boşluğu hukuk değil, kaos doldurur.
İran senaryosu neden daha tehlikeli?
İran gibi etnik çeşitliliği olan, bölgesel vekalet ağlarına sahip, enerji koridorlarının merkezinde bulunan bir ülkede “devlet mimarisinin” zayıflatılması; parçalı ve uzun süreli bir çöküş riskini büyütür.
Kısa vadede nükleer programın zarar görmesi veya liderliğin hedef alınması “başarı” gibi sunulabilir. Fakat uzun vadede bunun karşılığı; misilleme döngüsü, Hürmüz Boğazı üzerinden küresel enerji arzı krizi, bölgesel çatışmanın yayılması ve radikal unsurların güçlenmesi olabilir.
Üstelik bu tür müdahaleler, uluslararası düzende norm aşınmasını hızlandırır. Bir kere “rejim beğenmedim, değiştiririm” eşiği aşılırsa, yarın başka aktörler de aynı mantıkla hareket eder. Böylece güç kullanma yasağı istisna olmaktan çıkar; uluslararası ilişkilerde “güç” yeniden birincil dil haline gelir.
Son söz
Rejimler tartışılabilir. Eleştirilebilir. Diplomatik baskı uygulanabilir. Yaptırımlar konuşulabilir. Ama askeri güçle siyasi mühendislik yapmak, yalnızca hedef ülkeyi değil; uluslararası düzeni de kırılganlaştırır.
Uluslararası hukuk kusursuz değildir. Fakat alternatifi daha tehlikelidir: Normsuzluk.
Rejimler değişebilir. Ancak hukuk geri çekilirse, bedeli herkes öder.







