Bu Blogda Ara

3 Mart 2026 Salı

Rejim Değişikliği: Güç Siyasetinin Geri Dönüşü mü?

Bir ülkenin rejimini beğenmemek, onu askeri hedefe dönüştürmez. BM Şartı’nın 2/4. maddesi “güç kullanma yasağı”nı, tam da bu tür “siyasi mühendislik” girişimlerini engellemek için koydu. Bugün rejim değişikliği söylemi yeniden yükselirken, tartışma yalnızca siyaset değil; uluslararası hukuk ve uluslararası ceza hukuku açısından da ciddi sonuçlar doğuruyor.


Uluslararası hukuk, II. Dünya Savaşı’nın ardından basit ama hayati bir ilkeye yaslandı: Devletler, başka devletlerin toprak bütünlüğüne ve siyasi bağımsızlığına karşı güç kullanamaz. Bu ilke, Birleşmiş Milletler Şartı’nın 2/4. maddesinde açıkça yer alır. Bu düzenlemenin amacı, devletlerin birbirlerinin rejimlerini “beğenmediği” için savaş başlatmasının önüne geçmektir.


Bugün ise “rejim değişikliği” kavramı yeniden uluslararası gündemin merkezinde. Liderlik hedefli saldırılar, “rejimi devirin” çağrıları, “koşullar yaratma” vurgusu ve etnik fay hatlarına gönderme yapan söylemler, yalnızca bir ülkenin iç siyasetini değil; uluslararası düzenin dayandığı hukuki zemini de sarsıyor.

“Rejim” gerekçe olabilir mi?

Önce en temel soruyu sormak gerekir: Bir ülkenin yönetim biçimi, o ülkeye karşı askeri müdahalenin meşru gerekçesi olabilir mi?


Uluslararası hukukun cevabı nettir: Hayır.


Bir ülke otoriter olabilir. İnsan hakları sicili kötü olabilir. İç siyaseti tartışmalı olabilir. Bunların hiçbiri, başka devletlere “rejimi devirmek” için silah kullanma yetkisi vermez. Güç kullanımı ancak iki istisna altında meşru kabul edilir: Meşru müdafaa (BM Şartı madde 51) veya Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi’nin açık yetkilendirmesi.


Bu iki zemin yoksa, “rejim değişikliği” hedefiyle yürütülen askeri eylem, hukukun kırmızı çizgisine temas eder.


Sadece devletler mi sorumlu?

Bu tartışma sadece devlet sorumluluğu ile sınırlı değildir. Uluslararası Ceza Hukuku perspektifinden bakıldığında, üst düzey siyasi ve askeri liderler açısından bireysel sorumluluk ihtimali de gündeme gelebilir.


Roma Statüsü’nde düzenlenen “saldırı suçu” (crime of aggression), BM Şartı’na açıkça aykırı bir saldırı eylemini planlayan, başlatan veya icra eden liderlik düzeyindeki kişilerin cezai sorumluluğuna işaret eder. Diğer bir ifadeyle, hukuka aykırı güç kullanımının sadece diplomatik sonuçları değil, ceza hukuku sonuçları da olabilir.


Ayrıca çatışma sahasında sivillerin korunması, ayrım ve orantılılık ilkeleri gibi uluslararası insancıl hukuk kuralları ihlal edilirse, “savaş suçu” tartışmaları gündeme gelir. Bu noktada “hedef” söylemi ile “sonuç” arasındaki fark kritik hale gelir: Operasyonun askeri hedeflere yöneldiği iddia edilse bile, sivil kayıp ve yıkım ölçüsüz hale geldiğinde hukuki risk büyür.

Tarih uyarıyor: Irak ve Libya

Tarih, rejim değişikliği müdahalelerinin kısa vadeli “zafer” anlatılarıyla pazarlanıp, uzun vadeli ağır bedeller ürettiğini defalarca gösterdi.


2003 Irak müdahalesi, rejimi devirdi; ama devlet çöktü. Kurumsal boşluk, şiddetin yayılmasına zemin hazırladı. Radikal örgütler güç kazandı, milyonlarca insan yerinden edildi. Bölge uzun süreli bir istikrarsızlığa sürüklendi.


2011 Libya müdahalesi ise “sivilleri koruma” gerekçesiyle başladı; süreç fiilen rejim değişikliğine evrildi. Sonuç, merkezi otoritenin çözülmesi, milisleşme ve yıllarca süren güvenlik krizi oldu. Bu örnek, yetkilendirme sınırlarının genişletilmesinin nasıl kalıcı kaosa dönüşebileceğini gösterdi.


Bu iki vaka, basit bir gerçeği hatırlatıyor: Rejim devrilebilir; fakat devlet çöktüğünde ortaya çıkan boşluğu hukuk değil, kaos doldurur.


İran senaryosu neden daha tehlikeli?

İran gibi etnik çeşitliliği olan, bölgesel vekalet ağlarına sahip, enerji koridorlarının merkezinde bulunan bir ülkede “devlet mimarisinin” zayıflatılması; parçalı ve uzun süreli bir çöküş riskini büyütür.


Kısa vadede nükleer programın zarar görmesi veya liderliğin hedef alınması “başarı” gibi sunulabilir. Fakat uzun vadede bunun karşılığı; misilleme döngüsü, Hürmüz Boğazı üzerinden küresel enerji arzı krizi, bölgesel çatışmanın yayılması ve radikal unsurların güçlenmesi olabilir.


Üstelik bu tür müdahaleler, uluslararası düzende norm aşınmasını hızlandırır. Bir kere “rejim beğenmedim, değiştiririm” eşiği aşılırsa, yarın başka aktörler de aynı mantıkla hareket eder. Böylece güç kullanma yasağı istisna olmaktan çıkar; uluslararası ilişkilerde “güç” yeniden birincil dil haline gelir.


Son söz

Rejimler tartışılabilir. Eleştirilebilir. Diplomatik baskı uygulanabilir. Yaptırımlar konuşulabilir. Ama askeri güçle siyasi mühendislik yapmak, yalnızca hedef ülkeyi değil; uluslararası düzeni de kırılganlaştırır.


Uluslararası hukuk kusursuz değildir. Fakat alternatifi daha tehlikelidir: Normsuzluk.


Rejimler değişebilir. Ancak hukuk geri çekilirse, bedeli herkes öder.


28 Şubat 2026 Cumartesi

28 ŞUBAT POSTMODERN DARBESİ VE AKÇA HASTANESİ’NE YAPILAN HUKUKSUZLUKLAR

 

28 Şubat 1997 tarihinde başlatılan ve “postmodern darbe” olarak adlandırılan süreç; Türkiye Cumhuriyeti’nin anayasal düzenine, hukuk devleti ilkesine ve milli iradeye karşı planlı ve organize edilmiş vesayetçi bir müdahaledir.

Bu süreç; tankla değil brifingle, silahla değil idari ve yargısal baskılarla yürütülmüş; seçilmiş iradeyi etkisizleştirmeyi, toplumun inanç temelli kimliğini sindirmeyi ve ekonomik-sosyal yapıyı yeniden dizayn etmeyi hedeflemiştir.


28 Şubat yalnızca bir hükümete karşı yapılmış bir müdahale değildir. Aynı zamanda inancına, değerlerine ve emeğine sahip çıkan vatandaşlara; muhafazakâr iş dünyasına ve özgür girişimcilere karşı sistematik bir tasfiye hareketidir.


Bu hukuksuz sürecin somut mağdurlarından biri de 29/07/1993 tarih ve 5695 sayılı ruhsat ile faaliyet gösteren Özel Akça Hastanesi ve Doğumevi olmuştur. Kadın hastalıkları ve doğum alanında öncü bir model ortaya koyan, başörtülü sağlık çalışanlarına istihdam sağlayan ve sosyal sorumluluk anlayışıyla hizmet veren bu sağlık kurumu; 28 Şubat atmosferinde oluşturulan siyasi ve bürokratik baskılar neticesinde 19/12/2000 tarihinde ruhsatı iptal edilerek kapatılmıştır.


Bu kapatma işlemi; hukuki güvenlik ilkesine, kazanılmış hakların korunmasına ve mülkiyet hakkına açık bir müdahaledir. Kamu gücü, kamu yararı amacı dışında kullanılmış; özel teşebbüs özgürlüğü fiilen ortadan kaldırılmıştır. Yüzlerce hasta sağlık hizmetinden mahrum bırakılmış, çalışanların emeği ve yılların birikimi yok sayılmıştır.


Eş zamanlı olarak kiracı sıfatıyla kullanılan Vakıflar Genel Müdürlüğü’ne ait taşınmazın kira sözleşmesinin yenilenmemesi yönünde verilen talimatlar; idarenin tarafsızlık, objektiflik ve ölçülülük yükümlülüğü ile bağdaşmamaktadır. Kamu yetkisi, hukuka uygunluk sınırları dışında kullanılmış; maksat unsuru sakatlanmış idari işlemlerle bir sağlık kurumu tasfiye edilmiştir.


28 Şubat’ın askeri ayağı yargı önünde hesap vermiş olsa da; sürecin sivil, bürokratik ve ekonomik boyutlarıyla tam bir yüzleşme sağlanmış değildir. Giderilmeyen mağduriyetler, toplumsal vicdanda kapanmamış bir yara olarak varlığını sürdürmektedir.


Bugün yapılması gereken; geçmişi hamasi söylemlerle anmak değil, eksik kalan adaleti tamamlamaktır. 28 Şubat sürecinde maddi ve manevi kayba uğrayan kişi ve kurumlar için somut bir tespit ve telafi mekanizması oluşturulmalı; hukuka aykırı işlemler bütün yönleriyle ortaya konulmalı ve sorumlular hukuk önünde hesap vermelidir.


Adalet geciktikçe mağduriyet derinleşir.

Hukuk devleti, geçmişteki ağır hak ihlallerini görmezden gelerek güçlenemez; ancak onları onararak güçlenir.


28 Şubat Postmodern Darbesi’ni bir kez daha kınıyor; başta Akça Hastanesi ve Doğumevi olmak üzere tüm mağdurların haklarının iade edilmesi ve eksiksiz adaletin tesisi için yetkili tüm mercileri göreve davet ediyorum.

19 Şubat 2026 Perşembe

Ramazân-ı Şerîfimiz Mübârek Olsun


 

Yüce Rabbimiz buyuruyor: “Ramazan; insanlar için bir hidayet rehberi, hak ile batılı birbirinden ayıran apaçık deliller olarak Kur’an’ın indirildiği aydır.” (Bakara, 2/185)

Ebû Hüreyre (r.a.)’den rivâyet edildiğine göre Resûlullâh (s.a.v.) şöyle müjdelemiştir: “Mübarek Ramazan ayı geldi. Yüce Allah bu ayda size oruç tutmayı farz kıldı. Bu ayda cennet kapıları açılır, cehennem kapıları kapanır ve şeytanların azgınları bağlanır.” (Nesâî, Sıyâm, 5)

Ramazân; Kur’ân ile diriliş, oruç ile arınış, dua ile yakarış ayıdır. Yâ Rabbi! Oruçlarımızı makbûl, dualarımızı müstecâb, günahlarımızı mağfûr eyle.

Başta Gazze, Kudüs ve Mescid-i Aksâ olmak üzere Filistin’de, Doğu Türkistan’da ve dünyanın dört bir yanında zulüm altında bulunan mazlumlara nusret ihsân eyle Yâ İlâhî. Akan kanları durdur, gözyaşlarını dindir; adâleti, huzuru ve selâmeti yeryüzüne hâkim kıl.

Rabbimizin müjdelediği üzere her zorlukla beraber bir kolaylık olduğuna iman ediyor; bu sancılı günlerin huzurlu yarınlara vesile olmasını niyaz ediyorum.

Ramazân-ı Şerîfimiz mübârek olsun.

11 Şubat 2026 Çarşamba

AK Parti Genel Başkan Yardımcısı ve Sağlık Politikaları Başkanı Sayın Prof. Dr. Halit Yerebakan, Aydın Şehir Hastanesi'ni Ziyareti Etti


AK Parti Genel Başkan Yardımcısı ve Sağlık Politikaları Başkanı Sayın Prof. Dr. Halit Yerebakan, Aydın Büyükşehir Belediye Başkanı Sayın Özlem Çerçioğlu, AK Parti MKYK Üyesi Sayın Prof. Dr. Mehmet Umut Tuncer ve AK Parti Aydın İl Başkanı Sayın Mehmet Erdem’in katılımıyla Aydın Şehir Hastanemize gerçekleştirilen ziyarette; Aydın İl Sağlık Müdürümüz Sayın Dr. Eser Şenkul’un sunumuyla hastanemizde yürütülen hizmetler, devam eden çalışmalar ve tam kapasiteye geçiş sürecine ilişkin değerlendirmelerde bulunulmuştur.

Nazik ziyaretleri için teşekkür eder, Aydın Şehir Hastanesi olarak vatandaşlarımıza nitelikli sağlık hizmeti sunma hedefiyle çalışmalarımızı kararlılıkla sürdüreceğimizi belirtirim.


2 Şubat 2026 Pazartesi

Berat Kandilimiz Mübarek Olsun



Rahmet, bereket ve mağfiret ayı Ramazan-ı Şerif’in müjdecisi olan Berat Kandili’ne kavuşmanın huzur ve sevinci içerisindeyiz. Bu mübarek gecenin; ilahî affa, gönüllerin arınmasına ve hayırlı başlangıçlara vesile olmasını diliyorum.

Bugün yeryüzünün pek çok yerinde mazlumlar zulüm ve gözyaşıyla imtihan edilmektedir. Bu kutlu gecenin hürmetine; başta Gazze, Kudüs ve Mescid-i Aksa olmak üzere Filistin’de, Doğu Türkistan’da, Sudan’da ve dünyanın her köşesinde barışın, adaletin ve huzurun hâkim olmasını Yüce Allah’tan niyaz ediyorum.

Bu duygu ve temennilerle Berat Kandili’nizi tebrik ediyor, bu mübarek gecenin tüm insanlık için hayırlara vesile olmasını diliyorum.

Berat Kandilimiz mübarek olsun.

30 Ocak 2026 Cuma

Tebbet Sûresi; Zulmünü Serveti ve Gücüyle Sürdürenlerin Akıbetinin Kaçınılmaz Olduğunu İlan Eden İlahî Bir İkazdır.

Yüce Rabbimiz Tebbet Sûresi’nde şöyle buyurmaktadır: “Ebû Leheb’in elleri kurusun; zaten kurudu. Ona ne malı fayda verdi ne de kazandığı. O, alevli bir ateşe girecektir. Boynunda bükülmüş hurma liflerinden bir ip olduğu hâlde, sırtında odun taşıyarak karısı da (o ateşe girecektir).” (Tebbet, 111/1-5)

Tebbet Sûresi; zulmünü serveti ve gücüyle sürdürenlerin akıbetinin kaçınılmaz olduğunu ilan eden ilahî bir ikazdır. Bugün de mazlumların kanı ve gözyaşı üzerinden iktidar kuranlar için bu ayetler diri ve sarsıcı bir uyarıdır. Hiçbir güç, hiçbir servet adaletin önüne geçemez; zulüm er ya da geç kendi yükü altında çöker.

Dualarımızın; başta Gazze, Sudan ve Doğu Türkistan olmak üzere, yeryüzünün neresinde olursa olsun zulme uğrayan tüm mazlumların ferahlığına kapı aralamasını, haksızlıkların sona ermesini ve yeryüzüne huzur ile selametin hâkim olmasını Yüce Rabbimizden niyaz ediyorum.

Cuma’nız mübarek olsun.

21 Ocak 2026 Çarşamba

Bir Veda, Bir Teşekkür ve Gönülden Bir Hatıra




 




İstanbul Lepra Deri ve Zührevi Hastalıkları Hastanesi’nde 8 yılı aşkın bir süredir Başhekim Yardımcısı olarak şerefle ve gururla sürdürdüğüm görevimden, ailevi zorunluluklar nedeniyle ayrılmam vesilesiyle; hastanemiz yönetimi, doktorlarımız, hemşirelerimiz ve tüm idari–destek personelimizin katılımıyla düzenlenen bu anlamlı veda töreni, hayatım boyunca unutamayacağım çok kıymetli bir hatıra olarak kalacaktır.

Bu müessese, yalnızca bir sağlık kuruluşu değil; hayatlarını eğitime ve cüzzamla mücadeleye adamış, insan onurunu her şartta savunmuş, zor zamanlarda bile vicdanı ve bilimi rehber edinmiş köklü bir geleneğin yaşayan temsilcisidir. Böyle bir kurumun parçası olmak, bu büyük ailenin bir ferdi olarak görev yapmak, benim için her zaman ayrıcalık ve onur olmuştur.

Görev sürem boyunca; pandemilerde, zorlu kış günlerinde, bayramlarda, gece nöbetlerinde ve en ağır koşullarda dahi özveriyle çalışan, hastasını önceleyen, mesleki etik ve insani değerlerden ödün vermeyen siz kıymetli çalışma arkadaşlarımla omuz omuza yürümek, meslek hayatımın en değerli kazanımlarındandır.

Düzenlenen bu veda töreni; yalnızca bir görev değişiminin değil, birlikte yaşanmış emeklerin, paylaşılan sorumlulukların ve kurulan gönül bağlarının samimi bir ifadesi olmuştur. Gösterdiğiniz içten ilgi, samimiyet ve vefa için her birinize ayrı ayrı teşekkür ediyorum.

Sağlık Bakanımız Sayın Prof. Dr. Kemal Memişoğlu’nun tensipleriyle Aydın Kadın Doğum ve Çocuk Hastalıkları Hastanesi Başhekim Yardımcılığı görevine atanmış olmanın sorumluluğunu taşırken; İstanbul Lepra Deri ve Zührevi Hastalıkları Hastanesi’nde edindiğim bilgi, tecrübe ve insani birikimi daima yanımda götüreceğim. 

Bu hastanenin başarısının ardında; sessizce ama büyük fedakârlıklarla çalışan sizlerin emeği vardır. Lepra mücadelesinde, deri ve zührevi hastalıkların tedavisinde yürüttüğünüz bu onurlu hizmetlerin artarak devam edeceğine olan inancım tamdır.

Rabbim hepinize sağlık, huzur ve başarı nasip etsin. Yollarımızın yeniden kesişmesi temennisiyle; gönülden teşekkür ediyor, her birinizi saygı ve muhabbetle selamlıyorum.