Bu Blogda Ara

11 Mart 2026 Çarşamba

Bir İnsan Yerdeyse, Toplum da Sınavdadır

Edirne’de iftar sonrası yaşanan ve güvenlik kameralarına yansıyan bir olay, hepimizin içini sızlatan bir tabloyu bir kez daha gözler önüne serdi. Kaldırımda yürürken fenalaşarak yere yığılan 48 yaşındaki Kemal Kulbilge’nin çevresinde birçok kişinin dakikalarca yalnızca bakıp geçtiği görüntüler kamuoyuna yansıdı. İlk ciddi müdahalenin bir taksi şoförü tarafından yapıldığı, ardından ambulansla hastaneye kaldırıldığı ancak tüm çabalara rağmen kurtarılamadığı bildirildi.


Bu tür olaylar yalnızca bireysel bir sağlık hadisesi değildir; aynı zamanda toplumun kriz anındaki reflekslerini de ortaya koyar. Bir insanın sokak ortasında yere yığılması, sıradan bir durum değildir. Bu tablo; basit bir senkop olabileceği gibi, ritim bozukluğu, kalp krizi, serebrovasküler olay ya da kardiyak arrest gibi zamanla yarışılan ciddi klinik durumların habercisi de olabilir. Tıpta “altın dakikalar” olarak ifade edilen ilk anlar, çoğu zaman hayatla ölüm arasındaki ince çizgiyi belirler.


Böyle bir durumda herkesin tıbbi müdahale yapmasını beklemek gerçekçi değildir. Ancak en temel insani refleksin devreye girmesi gerekir. Bir insanın yere yığıldığını görmek, en azından durup durumunu kontrol etmeyi, çevreden yardım istemeyi ve acil çağrı hattı olan 112’yi aramayı gerektirir. Bazen doğru zamanda yapılan tek bir telefon çağrısı bile bir hayatın kurtulmasına vesile olabilir.


Psikolojide bu durum “bystander effect”, yani seyirci etkisi olarak tanımlanır. Kalabalık ortamlarda insanlar çoğu zaman sorumluluğun başkasına ait olduğunu düşünür. Herkes bir başkasının müdahale edeceğini varsayar ve sonuçta kimse ilk adımı atmaz. Kalabalık büyüdükçe bireysel sorumluluk hissi küçülür. Bu nedenle bazı trajediler, insanların kötü niyetinden değil; çoğu zaman pasifliğinden doğar.


Ancak mesele yalnızca psikolojik bir refleksle açıklanabilecek kadar basit değildir. Bu olay aynı zamanda toplumda ilk yardım bilgisi ve acil durum farkındalığının yeterince yerleşmemiş olduğunu da göstermektedir. Birçok insan ne yapacağını bilmediği için geri çekilir; yanlış bir şey yapmaktan, hukuki sorumluluk doğmasından ya da müdahalenin zarar vereceğinden endişe eder. Oysa temel ilk yardım eğitimi ve doğru bilgilendirme bu tereddütleri büyük ölçüde ortadan kaldırabilir.


Bu nedenle okullarda, iş yerlerinde ve toplumsal eğitim programlarında ilk yardım bilincinin daha yaygın hale getirilmesi hayati önem taşımaktadır. Acil durumlarda yapılacak basit müdahaleleri ve doğru iletişim yöntemlerini bilmek, yalnızca sağlık profesyonellerinin değil; toplumun her bireyinin sorumluluğu olmalıdır.


Bugün hepimiz ekranda izlediğimiz bir görüntü karşısında üzülüyoruz. Fakat asıl soru şudur: Aynı durumla yarın sokakta karşılaşsak ne yaparız? Birkaç saniye durup yardım çağıranlardan mı oluruz, yoksa bakıp geçenlerden mi?


Çünkü yerde yatan kişi çoğu zaman bir yabancı gibi görünür. Oysa hayatın gerçeği şudur: Bir gün o kaldırımda yatan kişi biz de olabiliriz, sevdiklerimiz de.


Bir toplumun medeniyeti yalnızca büyük sözlerle değil; yere düşen insana verdiği refleksle ölçülür. İnsan yerdeyse, aslında toplum da sınavdadır. Ve o sınavın ilk sorusu oldukça basittir: Geçip gidecek miyiz, yoksa insan kalmayı mı seçeceğiz?


https://youtube.com/shorts/umDOgZwMN2k?si=rTaSlBvdcUoNeUgf

8 Mart 2026 Pazar

Prof. Dr. Kazım Uysal ile Balık Eti: Bilim ve Kur’an Perspektifi

Balık eti tüketiminin sağlık açısından önemi, modern beslenme biliminin üzerinde özellikle durduğu konular arasında yer almaktadır. Yüksek biyoyararlanımlı protein içeriği, omega-3 yağ asitleri (EPA ve DHA) bakımından zenginliği ve sindiriminin görece kolay olması nedeniyle balık, dengeli beslenmenin önemli unsurlarından biridir.


Prof. Dr. Kazım Uysal ile yapılan ve My Rahle YouTube kanalında yayımlanan bu söyleşide; balık eti tüketiminde dikkat edilmesi gereken bilimsel ve pratik hususlar ele alınırken, aynı zamanda Kur’an-ı Kerîm’de denizden “taze et” elde edilmesine işaret eden Nahl Suresi 14. ayetin günümüz beslenme bilimi açısından dikkat çekici yönleri de değerlendirilmektedir.


Bilimsel veriler ışığında, balığın özellikle taze tüketilmesinin besin değeri ve sağlık açısından taşıdığı önem (oksidasyon süreçleri, histamin oluşumu ve soğuk zincirin korunması gibi faktörler) kapsamlı biçimde ele alınmaktadır.


Bilimsel bakış ile klasik metinlerin yorumunun bir araya geldiği bu söyleşi, gıda bilimi ve Kur’an yorumları arasındaki ilişkiye ilgi duyanlar için dikkat çekici bir içerik sunmaktadır.


🎥 Video: https://youtu.be/aWoGKbj2rvU


6 Mart 2026 Cuma

“Namazı dosdoğru kılın, zekâtı verin. Kendiniz için yaptığınız her iyiliği Allah katında bulursunuz. Şüphesiz Allah yaptıklarınızı görmektedir.” (Bakara, 2/110)


Yüce Rabbimiz Kur’ân-ı Kerîm’de şöyle buyurmaktadır:“Namazı dosdoğru kılın, zekâtı verin. Kendiniz için her ne iyilik yaparsanız, onu Allah katında bulursunuz. Şüphesiz Allah yaptıklarınızı hakkıyla görmektedir.” (Bakara, 2/110)

Bu ilahî çağrı bizlere; kulluğun yalnızca ibadetle değil, iyilikle, merhametle ve adaletle tamamlandığını hatırlatmaktadır.

Bu mübarek Cuma’nın hürmetine; başta Gazze, Sudan ve Doğu Türkistan olmak üzere dünyanın neresinde olursa olsun zulme uğrayan tüm mazlumların ferahlığa kavuşmasını, haksızlıkların sona ermesini, yeryüzünde adaletin, merhametin ve huzurun hâkim olmasını Yüce Allah’tan niyaz ediyorum.

Cuma’nız mübarek olsun.


3 Mart 2026 Salı

Rejim Değişikliği: Güç Siyasetinin Geri Dönüşü mü?

Bir ülkenin rejimini beğenmemek, onu askeri hedefe dönüştürmez. BM Şartı’nın 2/4. maddesi “güç kullanma yasağı”nı, tam da bu tür “siyasi mühendislik” girişimlerini engellemek için koydu. Bugün rejim değişikliği söylemi yeniden yükselirken, tartışma yalnızca siyaset değil; uluslararası hukuk ve uluslararası ceza hukuku açısından da ciddi sonuçlar doğuruyor.


Uluslararası hukuk, II. Dünya Savaşı’nın ardından basit ama hayati bir ilkeye yaslandı: Devletler, başka devletlerin toprak bütünlüğüne ve siyasi bağımsızlığına karşı güç kullanamaz. Bu ilke, Birleşmiş Milletler Şartı’nın 2/4. maddesinde açıkça yer alır. Bu düzenlemenin amacı, devletlerin birbirlerinin rejimlerini “beğenmediği” için savaş başlatmasının önüne geçmektir.


Bugün ise “rejim değişikliği” kavramı yeniden uluslararası gündemin merkezinde. Liderlik hedefli saldırılar, “rejimi devirin” çağrıları, “koşullar yaratma” vurgusu ve etnik fay hatlarına gönderme yapan söylemler, yalnızca bir ülkenin iç siyasetini değil; uluslararası düzenin dayandığı hukuki zemini de sarsıyor.

“Rejim” gerekçe olabilir mi?

Önce en temel soruyu sormak gerekir: Bir ülkenin yönetim biçimi, o ülkeye karşı askeri müdahalenin meşru gerekçesi olabilir mi?


Uluslararası hukukun cevabı nettir: Hayır.


Bir ülke otoriter olabilir. İnsan hakları sicili kötü olabilir. İç siyaseti tartışmalı olabilir. Bunların hiçbiri, başka devletlere “rejimi devirmek” için silah kullanma yetkisi vermez. Güç kullanımı ancak iki istisna altında meşru kabul edilir: Meşru müdafaa (BM Şartı madde 51) veya Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi’nin açık yetkilendirmesi.


Bu iki zemin yoksa, “rejim değişikliği” hedefiyle yürütülen askeri eylem, hukukun kırmızı çizgisine temas eder.


Sadece devletler mi sorumlu?

Bu tartışma sadece devlet sorumluluğu ile sınırlı değildir. Uluslararası Ceza Hukuku perspektifinden bakıldığında, üst düzey siyasi ve askeri liderler açısından bireysel sorumluluk ihtimali de gündeme gelebilir.


Roma Statüsü’nde düzenlenen “saldırı suçu” (crime of aggression), BM Şartı’na açıkça aykırı bir saldırı eylemini planlayan, başlatan veya icra eden liderlik düzeyindeki kişilerin cezai sorumluluğuna işaret eder. Diğer bir ifadeyle, hukuka aykırı güç kullanımının sadece diplomatik sonuçları değil, ceza hukuku sonuçları da olabilir.


Ayrıca çatışma sahasında sivillerin korunması, ayrım ve orantılılık ilkeleri gibi uluslararası insancıl hukuk kuralları ihlal edilirse, “savaş suçu” tartışmaları gündeme gelir. Bu noktada “hedef” söylemi ile “sonuç” arasındaki fark kritik hale gelir: Operasyonun askeri hedeflere yöneldiği iddia edilse bile, sivil kayıp ve yıkım ölçüsüz hale geldiğinde hukuki risk büyür.

Tarih uyarıyor: Irak ve Libya

Tarih, rejim değişikliği müdahalelerinin kısa vadeli “zafer” anlatılarıyla pazarlanıp, uzun vadeli ağır bedeller ürettiğini defalarca gösterdi.


2003 Irak müdahalesi, rejimi devirdi; ama devlet çöktü. Kurumsal boşluk, şiddetin yayılmasına zemin hazırladı. Radikal örgütler güç kazandı, milyonlarca insan yerinden edildi. Bölge uzun süreli bir istikrarsızlığa sürüklendi.


2011 Libya müdahalesi ise “sivilleri koruma” gerekçesiyle başladı; süreç fiilen rejim değişikliğine evrildi. Sonuç, merkezi otoritenin çözülmesi, milisleşme ve yıllarca süren güvenlik krizi oldu. Bu örnek, yetkilendirme sınırlarının genişletilmesinin nasıl kalıcı kaosa dönüşebileceğini gösterdi.


Bu iki vaka, basit bir gerçeği hatırlatıyor: Rejim devrilebilir; fakat devlet çöktüğünde ortaya çıkan boşluğu hukuk değil, kaos doldurur.


İran senaryosu neden daha tehlikeli?

İran gibi etnik çeşitliliği olan, bölgesel vekalet ağlarına sahip, enerji koridorlarının merkezinde bulunan bir ülkede “devlet mimarisinin” zayıflatılması; parçalı ve uzun süreli bir çöküş riskini büyütür.


Kısa vadede nükleer programın zarar görmesi veya liderliğin hedef alınması “başarı” gibi sunulabilir. Fakat uzun vadede bunun karşılığı; misilleme döngüsü, Hürmüz Boğazı üzerinden küresel enerji arzı krizi, bölgesel çatışmanın yayılması ve radikal unsurların güçlenmesi olabilir.


Üstelik bu tür müdahaleler, uluslararası düzende norm aşınmasını hızlandırır. Bir kere “rejim beğenmedim, değiştiririm” eşiği aşılırsa, yarın başka aktörler de aynı mantıkla hareket eder. Böylece güç kullanma yasağı istisna olmaktan çıkar; uluslararası ilişkilerde “güç” yeniden birincil dil haline gelir.


Son söz

Rejimler tartışılabilir. Eleştirilebilir. Diplomatik baskı uygulanabilir. Yaptırımlar konuşulabilir. Ama askeri güçle siyasi mühendislik yapmak, yalnızca hedef ülkeyi değil; uluslararası düzeni de kırılganlaştırır.


Uluslararası hukuk kusursuz değildir. Fakat alternatifi daha tehlikelidir: Normsuzluk.


Rejimler değişebilir. Ancak hukuk geri çekilirse, bedeli herkes öder.


28 Şubat 2026 Cumartesi

28 ŞUBAT POSTMODERN DARBESİ VE AKÇA HASTANESİ’NE YAPILAN HUKUKSUZLUKLAR

 

28 Şubat 1997 tarihinde başlatılan ve “postmodern darbe” olarak adlandırılan süreç; Türkiye Cumhuriyeti’nin anayasal düzenine, hukuk devleti ilkesine ve milli iradeye karşı planlı ve organize edilmiş vesayetçi bir müdahaledir.

Bu süreç; tankla değil brifingle, silahla değil idari ve yargısal baskılarla yürütülmüş; seçilmiş iradeyi etkisizleştirmeyi, toplumun inanç temelli kimliğini sindirmeyi ve ekonomik-sosyal yapıyı yeniden dizayn etmeyi hedeflemiştir.


28 Şubat yalnızca bir hükümete karşı yapılmış bir müdahale değildir. Aynı zamanda inancına, değerlerine ve emeğine sahip çıkan vatandaşlara; muhafazakâr iş dünyasına ve özgür girişimcilere karşı sistematik bir tasfiye hareketidir.


Bu hukuksuz sürecin somut mağdurlarından biri de 29/07/1993 tarih ve 5695 sayılı ruhsat ile faaliyet gösteren Özel Akça Hastanesi ve Doğumevi olmuştur. Kadın hastalıkları ve doğum alanında öncü bir model ortaya koyan, başörtülü sağlık çalışanlarına istihdam sağlayan ve sosyal sorumluluk anlayışıyla hizmet veren bu sağlık kurumu; 28 Şubat atmosferinde oluşturulan siyasi ve bürokratik baskılar neticesinde 19/12/2000 tarihinde ruhsatı iptal edilerek kapatılmıştır.


Bu kapatma işlemi; hukuki güvenlik ilkesine, kazanılmış hakların korunmasına ve mülkiyet hakkına açık bir müdahaledir. Kamu gücü, kamu yararı amacı dışında kullanılmış; özel teşebbüs özgürlüğü fiilen ortadan kaldırılmıştır. Yüzlerce hasta sağlık hizmetinden mahrum bırakılmış, çalışanların emeği ve yılların birikimi yok sayılmıştır.


Eş zamanlı olarak kiracı sıfatıyla kullanılan Vakıflar Genel Müdürlüğü’ne ait taşınmazın kira sözleşmesinin yenilenmemesi yönünde verilen talimatlar; idarenin tarafsızlık, objektiflik ve ölçülülük yükümlülüğü ile bağdaşmamaktadır. Kamu yetkisi, hukuka uygunluk sınırları dışında kullanılmış; maksat unsuru sakatlanmış idari işlemlerle bir sağlık kurumu tasfiye edilmiştir.


28 Şubat’ın askeri ayağı yargı önünde hesap vermiş olsa da; sürecin sivil, bürokratik ve ekonomik boyutlarıyla tam bir yüzleşme sağlanmış değildir. Giderilmeyen mağduriyetler, toplumsal vicdanda kapanmamış bir yara olarak varlığını sürdürmektedir.


Bugün yapılması gereken; geçmişi hamasi söylemlerle anmak değil, eksik kalan adaleti tamamlamaktır. 28 Şubat sürecinde maddi ve manevi kayba uğrayan kişi ve kurumlar için somut bir tespit ve telafi mekanizması oluşturulmalı; hukuka aykırı işlemler bütün yönleriyle ortaya konulmalı ve sorumlular hukuk önünde hesap vermelidir.


Adalet geciktikçe mağduriyet derinleşir.

Hukuk devleti, geçmişteki ağır hak ihlallerini görmezden gelerek güçlenemez; ancak onları onararak güçlenir.


28 Şubat Postmodern Darbesi’ni bir kez daha kınıyor; başta Akça Hastanesi ve Doğumevi olmak üzere tüm mağdurların haklarının iade edilmesi ve eksiksiz adaletin tesisi için yetkili tüm mercileri göreve davet ediyorum.

19 Şubat 2026 Perşembe

Ramazân-ı Şerîfimiz Mübârek Olsun


 

Yüce Rabbimiz buyuruyor: “Ramazan; insanlar için bir hidayet rehberi, hak ile batılı birbirinden ayıran apaçık deliller olarak Kur’an’ın indirildiği aydır.” (Bakara, 2/185)

Ebû Hüreyre (r.a.)’den rivâyet edildiğine göre Resûlullâh (s.a.v.) şöyle müjdelemiştir: “Mübarek Ramazan ayı geldi. Yüce Allah bu ayda size oruç tutmayı farz kıldı. Bu ayda cennet kapıları açılır, cehennem kapıları kapanır ve şeytanların azgınları bağlanır.” (Nesâî, Sıyâm, 5)

Ramazân; Kur’ân ile diriliş, oruç ile arınış, dua ile yakarış ayıdır. Yâ Rabbi! Oruçlarımızı makbûl, dualarımızı müstecâb, günahlarımızı mağfûr eyle.

Başta Gazze, Kudüs ve Mescid-i Aksâ olmak üzere Filistin’de, Doğu Türkistan’da ve dünyanın dört bir yanında zulüm altında bulunan mazlumlara nusret ihsân eyle Yâ İlâhî. Akan kanları durdur, gözyaşlarını dindir; adâleti, huzuru ve selâmeti yeryüzüne hâkim kıl.

Rabbimizin müjdelediği üzere her zorlukla beraber bir kolaylık olduğuna iman ediyor; bu sancılı günlerin huzurlu yarınlara vesile olmasını niyaz ediyorum.

Ramazân-ı Şerîfimiz mübârek olsun.

11 Şubat 2026 Çarşamba

AK Parti Genel Başkan Yardımcısı ve Sağlık Politikaları Başkanı Sayın Prof. Dr. Halit Yerebakan, Aydın Şehir Hastanesi'ni Ziyareti Etti


AK Parti Genel Başkan Yardımcısı ve Sağlık Politikaları Başkanı Sayın Prof. Dr. Halit Yerebakan, Aydın Büyükşehir Belediye Başkanı Sayın Özlem Çerçioğlu, AK Parti MKYK Üyesi Sayın Prof. Dr. Mehmet Umut Tuncer ve AK Parti Aydın İl Başkanı Sayın Mehmet Erdem’in katılımıyla Aydın Şehir Hastanemize gerçekleştirilen ziyarette; Aydın İl Sağlık Müdürümüz Sayın Dr. Eser Şenkul’un sunumuyla hastanemizde yürütülen hizmetler, devam eden çalışmalar ve tam kapasiteye geçiş sürecine ilişkin değerlendirmelerde bulunulmuştur.

Nazik ziyaretleri için teşekkür eder, Aydın Şehir Hastanesi olarak vatandaşlarımıza nitelikli sağlık hizmeti sunma hedefiyle çalışmalarımızı kararlılıkla sürdüreceğimizi belirtirim.